23 Kasım 2009 Pazartesi

korku


KORKU İMPARATORLUĞU

Tarih kokulu bir mekânın içinde, mor, asi menekşelerin baş kaldırmaları ve turuncu güneş tozlarının şarkıları arasında öylesine güzel umutlarla doluyor ki insan…
Umut öylesine taze, öylesine çoğaltılabilir ki…
Unutturuyor
O kavruk kahramanları…
Onların yarım kalan aşklarını
Gece yarıları kurdukları hayalleri
İki kolunu iki bacağını yitirenlerin çığlıklarını
Parçalanmış hayatlarını…
Öğle sonlarının sonsuz saatlerindeki iç çekişlerini özlemlerini…
Yaratılan korku dünyalarını…
Unutturuyor ama silemiyor,
Ne akıllardan, ne rüyalardan
Çözümleri ve mutlulukları önerdiğim tüm sabahlarda Ahmet Kutsi Tecer’in dizeleri bana eşlik ediyor…
“Besbelli ölümüm sabahleyindir
İlk ışık korkuyla girerken camdan,
Uzan, başucumda perdeyi indir
Mum olduğu gibi kalasın akşamdan

Sabah çiğleri menekşelerin üzerini ipeksi bir dokunuşla siliyor, adeta sonbahar güneşinin parlak sıcaklığına hazırlıyor üşümüş, ürperen çiçeklerin yapraklarını…

Rüzgarın yeşil estiğini söylesem!...
Yapraklar inanır mı bana, bir sonbahar sabahında?
Güneşten kor düşecekmiş desem, korkar mı menekşelerin moru…
Gözlerin siyahı…
Dillerin beyazı, alevin sıcaklığından…

Evet, 11 Eylül 2001’den beri dünyada büyük bir korku imparatorluğu kuruldu.
Ülkemizde de korku çeşitlendi. Dinlenen telefonlar, insanlara konuşmaktan korkmayı öğretti. Üretilen mikroplar, gripten korkmayı öğretti. Başbakanın “Ben ve ailem aşı olmayacağız” demesiyle koruyucu olarak bildiğimiz aşıdan korkmayı ve kuşkulanmayı öğretti.
Aşıdan korkuyor musunuz? O zaman diğer korunma yollarını seçin ellerinizi yıkayın, dezenfektan kullanın denildi.
Sokağa çıkarken, okulda, çarşıda insanlarımız bu maddeleri kullanmaya başladı. Ama fırsat bu fırsat diye çeşitli firmaların piyasaya sürüp satışa sunduğu çeşit çeşit dezenfektasyon jellerinden ellerine sürenler ve parayla korunma yollarını seçenlere bir haber.
Bir kız çocuğu jeli gözüne sürmüş. Bir gözü kör!
Bu arada gördüklerinizi, bildiklerinizi yazıyor musunuz, korkmalısınız. Çünkü yazanlar içerde. Çizenler içerde. Duyanlar içerde. Uyaranlar içerde.

Umut Taşını arıyorum. Menekşelerin toprakla konuştuğu yerlerde.
Dilimde sevecen bir haykırış. Ardından uzun bir sezsizlik.
Zamanın bir yerinde kuşkulu ve suskun Behçet Necatigil’in satırları aklıma geldi
“Kuyulara düşünce taş
Önce korkunuz uyanır”
Yanan bir ateşin belirsiz aydınlığına koşar adım yürürken sonbahar esintisini içimde duyumsadım.

İnsanları heyecandan heyecana, korkudan korkuya, umutsuzluktan umutsuzluğa düşüren olayları bir sinema filmi tarzında izliyoruz farkında mısınız?
Cesaret daha çok umutsuzluğa karşı ilerleyebilme yetisi.Eğer kendi özgün fikrinizi ifade etmekten kaçarsanız, kendi varlığınızı dinlemezseniz, kendinize ihanet etmiş olacaksınız. Ya da korkularınızın esiri olacaksınız…
Ve sonuçta bütüne katkıda bulunmadığınız için ihanet ve korkular topluma karşı olacaktır.
Doğa değişim- dönüşüm işlevini doğum ve ölüm gerçekleriyle belgelerken, anlam denen bulmacayı çözmek herkesin kendine düşüyor…
Ve herkes kendince “tutarlı” çözdüğünü sanıyor bulmacasını…
Öyle ya, karmaşa ve kan yarışı yarınsızlık eker miydi evrene başka türlü…
Goethe’nin bir sözü var.
“ Nedir en zor şey? Görebilmek gözünün önünde duranı”
İşte tam da öyle;
Aynı sabah, aynı gündüz.
Bütün o gönüllü ölüm ve korku yolcularına inat, bu güzelim insanlar cesaretli yaşamı sürdürmeyi seçecekler.
İnanıyorum. Onlara.
Sonuç umut hepimiz için, demek ki seviye, umuda, mutluluğa yer var.
Var yaşamımız da, ve olmalı…

16 Kasım 2009 Pazartesi

kardelene durmalar



KARDELENE DURMALAR

Öyle çabuk geçiyor ki günler,
Hele sende bir bak hayatına.
Daha dün doğmuşuz sanki
Yeni mektebe başlamış
Yeni sevmişiz.
Daha doymamışız yaşamasına
Günlerimiz, dün bir bugün iki
Sakın bir şey bırakma yarına
Yarın yok ki…

Oktay Akbal’dan bir şiirle başladım, bu hafta…
Her doğum günü insana, yetişemediklerini ya da yetişemeyeceklerini hatırlatıyor nedense…
Çocukluk sürekli yeni bir şey bulmak, bilinçlenmek ise sürekli bir şeyleri yitirmek miymiş ne?
Kendimizin bilincine vardığımız andan beri sürekli bir şeyleri yitiriyoruz hiç kuşku yok!
Bilinç kavramı da mı salt yitirmek kavramıyla ilintili yoksa?
Anca o zaman mı anlam kazanıyor.
Galiba bir gerçeğin bilincine vardığımız an, onu yitirebileceğimizin de veya yitirdiğimizin de ayırdına varıyoruz.Belki de kavuşulan yeni şeylerin bedeli bir başka şeyimizi yitirmemiz…
Hep yitiriyoruz… Sürekli…Yitirmek de, diyalektik değişim yasasının bir başka adı galiba.
Değişmekle ilintili…
Sürekli değişiyoruz ve sürekli yitiriyoruz

Dünyamızın, insanlığın şu son zamanlarda gerçekleştirdiği korkunç bilgi ve teknik gelişimle, tarihi belki en önemli dönüm noktalarından birini yaşıyor.
Ama ya insanlığın ahlaksal gelişimi ve bilgi birikimi…
Böylesi büyük evrensel devinim ve değişimle doğru orantılımı?
20 Kasım'da “Dünya Çocuk hakları günü”nü kutlayacağız.
Ancak bu günü kutlarken Türkiye’de ki çocuk hakları ihlalleri ve istismarı dosyalarına şöyle bir bakarsak neler görürüz…
Çocuklarımızın ve gençlerimizin eğitimi ile neler görüyoruz…
Çocuklarımız öldürülürken, ırzlarına geçirilirken ve maalesef bu olana bitene tanıklık ederken, tanıklık ettikçe suç ortaklığımız çoğalıyor.

Ve ben artık ne tanık ne de suç ortağı olmak istiyorum…

Çocukları her ne biçimde olursa olsun istismar edenler kadar bu istismara göz yumanlar, suçluları serbest bırakanlar, sessiz kalanlar da suçludur…
Çocukların akıttığı her gözyaşından, içine attığı her acıdan istismarcılar kadar onlar da sorumludur…
Uluslar arası sözleşmeler çocuğun korunması için devlete görev yüklüyor.
Devlet bu görevi yerine getirmiyorsa, o zaman iş topluma düşüyor…
Toplumun sesi sivil toplum örgütlerine düşüyor.
Onların sesi yükseldikçe çocukları korumak gibi kamusal bir görevi de olduğunu hatırlayacak medya organlarına düşüyor…

Yürüyorum, sararmış yaprakların müzikleri eşliğinde
Yürüdüğüm uzun yol boyunca da düşünüyorum
Zamanı anlamak, günleri birer, birer saymak…
Aşk yangınına varıp, deniz ilkbaharını düşünmek.
Ezilenlerin direnç gücüyle tümleşmek, hoyratlığı bir yere koymak…
Doğan güneşi, gökte kayan yıldızları seyretmek.
Ölümün başka bir biçimini bulup bulmadığını anlayıp, yeryüzünün aydınlık yüzlerinin yanında olmak…
Yaşama ilişkin ne varsa toplamak!
Mevsimlerin gizli güzelliğine saklanan içimizdeki çocukla saatlerce konuşup dertleşmek…
Kardeşlik ormanına dalıp gölgelerin eşliğinde yürüyor gibiyim…
Yıllar örtünmüş gidiyor işte… Hayatın renk, renk sayfalarına çocuk gözleri düşüyor önüme siyah, kahverengi… Kardelen çiçekleri…
Ezilenlerin direnci ve gücü…

Saat kaç sizin oralarda? Çocuklar uyudu mu yoksa?
Bir yarım sesle haykırma, bir çığlık, bir korku, dehşet!
Bir kız çocuğu durmadan ağlıyor yine…
Kimi çiçek zorda açar…
Kayalık dağ yamacında, kızgın çöl kuraklığında, pis kokulu bataklıkta, ulu bir ormanın kuytu karanlığında, hiç umulmadık bir yerde rastladığım çiçek, zindanın dibinde bembeyaz dişleriyle gülümseyen umut gibi kardelen çiçekleri…
Türkan Saylan’ın Arnavut köy’deki evinin penceresindeki görüntüsü geliyor aklıma…
Sonra Güneydoğu’ da “Kardelen çiçeklerine” benzeyen kız çocukları
İlk verilen burslar, ilk mezunlar, ilk kardelenler…
Hepsi birer aydınlık yetişkin olan çocuklar…
Sanıyorlar ki… Toplum susacak…
Sanıyorlar ki bu kardelen çiçekleri kuruyacak…
Atılan bunca iftira, karalama bir gün yargının bağımsızlığı ve hukukun üstünlüğü karşısında yenik düşecek…
Susacak mıyız, her zaman olduğu gibi?
Bir süre sonra acının tarihini, ölümleri, tutuklanmaları unutacak mıyız?
Umutsuz ve kaygılı
Bir yüreğin dünya üstünde dolaştığını düşünün…
Öfkenin çoğalması umut olur kimi zamanlar.

Yaşar Kemal bir romanının “O iyi insanlar, o güzel atlara bindiler çekip gittiler” diye bitirir.
Giden ve yitirilen güzel şeylere duyulan özlemi hüzün yüklü bir deyişle bu denli güzel anlatabilen çok az tümce anımsıyorum…
Yitirdiğimiz tüm güzel ve değerli şeyler gibi o güzel çocuklar için de duyulan özlemlerin umut ve direnç olarak geri dönmesi dileğim

12 Kasım 2009 Perşembe



''Dönmek, mümkün mü artık dönmek
Onca yollardan sonra, yeniden yollara düşmek?
Neresi sıla bize, neresi gurbet '"


Murathan Mungan

09 Kasım 2009 Pazartesi

ıslak zaman


ISLAK ZAMAN

“Benden bu kadar, vazgeçtim” demek ne kadar kolay! Bunu dememenin vazgeçmemenin tek yolu var.
O da inandığınız doğrular için daha çok, daha çok çalışmak,
Hele şimdi böyle bir zamanda, hiç ama hiç vazgeçme sırası değil!
Bu sözleri kendi kendime son günlerde sık sık söylemeye ve başladım. Üstelikte birçok kişiden de duymaya…
Beklide son zamanlarda sıkça duyduğum “Bu ülke bitti “ varsayımından etkilendiğimden…
Belki de umutsuzluğun, yaşadığımız sıkıntılı günlerin hiç sona ermeyeceği inancının yerleşmeye başlamasından…

Yağmurla yıkanmış sokaklar, ışıldayan sabah grisinin altında parlıyor, balkondaki menekşelerin üstündeki su damlaları ise adeta içim gibi titriyor.
Yüreklerinde sevgiyi çoğaltan, umutla umutsuzluğun resimleriyle avunanları düşünüyorum. Yağmur sonrası yüzümü yalayan esintili sabahlarda.

Aşkın ve sevginin var olduğuna inanarak
Severek, kucaklayarak
Umutla doğan güneşi selamlayarak
Başlamak diyorum…
Çözümlerle ve mutlulukla önerilen sabahlarda, düşlerimi arıyorum…

Ne güzel oynuyor kediler, bahçedeki çimenlerin üzerinde, Kendi şarkılarını söylüyor kuşlar mavi ve aydınlık sabahlarda…
Yaşama ve sevgiye dair ne varsa ellerinde bize öğretiyorlar…
Hayatımızdan şiddeti, kötülükleri ve savaşı çıkarıp “barış eğitimi” almamızın zamanı gelmedi mi ?diye soruyorum sizlere.

“Barış Eğitimi” dediğimiz şey, şiddeti dışlamanın yollarını öğrenmek olsa gerek.
Önyargıların kırılması, “yabancı” ve “öteki” ni anlamaya çalışma, öfkeyi denetleyebilme,
kendinle barışık olabilme yetileri…
Yani kısaca “Barışın insanın kendi içinde başladığını” öğrenebilme…

Barış, savaşsızlıktan öte bir kavram. Eylemsizlik değil aksine bir eylem biçimi. Bu eylem, şiddetten arınmayı içeriyor. Ve buda öğrenilebilinir kesinlikle…
Irkçılığı, yabancı düşmanlığını, kendi gibi olmayanlardan, kendi gibi düşünmeyenden,
nefret etmeyi içselleştirmiş olanlara bu söylem uzak gelebilir…
Ama yetişmekte olan çocuklarımıza, gençlerimize bu eğitimi vermemizin gerekliliği ortada.
Yoksa “göze göz, dişe” dendiğinde her birimizin körleşeceği kesin değil mi?

Sonuç ışıklarla bezenmiş gözyaşları…
Bilmem duyuyor musunuz gri sabahlardaki gökyüzünün gözyaşlarını, tabiatın çığlıklarını…
Sırılsıklam ıslak bir zaman… Bir düş… Bir korku…
Göçmen şarkılar, hüzün bulutları kuşatıyor göğü.
Yaşama, umuda dair yazılan şiirler
Barış için yanan yürekler

Ölümün o kuşku verici ayininde… boz bulanık akan ırmaklar…
Bir umursamazlık, bir boş vermişlik.
Ciddiyetten fena halde sıkılmışlık… gerilim, polemik, kalem kavgası, söz dalaşı, kan görme isteği…
Yavaş ve derinden ıslahat değil, devirip döken bir ıslahat istemi…
Ne emeği değerlendirecek, ne de emek verecek bir beyin…
Evet, bağırmayan kelimelerle ilişki kurmak içimizden gelmiyor…
Okumak değil bakmak istiyoruz… Anlamak değil hep anlatmak istiyoruz
Yüreğimize dokunan yazılar değil, vurdumu ses getiren bildiriler istiyoruz
Neden bu sevgisizlik neden…
Belki de Tadeusz Rozewicz’in dizeleridir bu sorulara yanıt Hikmet Çetinkaya’nın dediği gibi

“Birbirine işkence ediyorlar sakatlıyorlar
Sessizlikle sözcüklerle
Sanki yaşayacakları başka hayatları
Varmış gibi

Gövdelerinin
Ölmeye yatkın olduğunu
Ve insanların içlerinin
Kolayca kırılabileceğini
Unutmuşçasına
Yapıyorlar bunu”