Blog Listem

28 Temmuz 2008 Pazartesi


Buğdayın türküsü


Yaşadıkça öğreniyor insan, zaman alıp götürdükleriyle değer kazanırmış meğer…
Yoğun entelektüel algılayış, bedeni hırpaladığı gibi duygusal coğrafyayı da depreme uğratıyormuş…
İnsanın direnç ve umut katsayısını düşürerek gitgide…
Derken nedenini hiç sorgulamadan daha bir akıl yüklü bakmaya başlanılıyor kalan zamana.
Doğa değişim- dönüşüm işlevini doğum ve ölüm gerçekleriyle belgelerken, anlam denen bulmacayı çözmek herkesin kendine düşüyor.
Ve herkes kendince “tutarlı” çözdüğünü sanıyor,bulmacasını.
Öyle ya karmaşa ve kan yarışı, yarınsızlık eker miydi evrene başka türlü…
Bu ülkeyi uçurumların önüne dayayan aymazlık da aynı tutarlılıkta demir atmış.
Seç seç al!...
İstemediğin kadar yobazlık, bencillik, iki yüzlü uyuşukluluk revaçta.
İç dünyalar karanlık, cennet adıyla vaatlerle… Yaşamı tahrip etme gücü korkunç boyutlara varmış.
Bunalım mantar gibi çoğalıyor. Çoğaldıkça da önemsiyor insan tanıklığının ağır yükünü…
Bunca güncel siyasal ve sosyal kepazeliklerin ortasında, iyimser olmak ne mümkün.
Batıyoruz gibi geliyor ve ben boğuluyorum…
Bir yandan kapatma davası, diğer yandan Ergenekon davası ile yatıp kalkarken…
Ülkede şiddetli bir ekonomik krizin çanları çoktan çalmaya başlamış. Ülkenin elit grubu denilen orta ve yüksek gelir gruplarının gittiği tatil yörelerinde bile et reyonlarında alış verişin durma noktasında olduğu bildiriliyor. Milletçe tavuk etiyle idare edilmeye çalışılıyor.
Elektrik zammı, benzin zammı, arkasından gelecek doğaz gaz zammı ve gelmekte olan kış günleri…
Bu arada Küresel ısınmayla birlikte baş gösteren kuraklığın sonuçları, yöremizin zengin ovasında beklenen tarım ve hayvancılığın bitme noktasına gelmesi.
Üretemeyen üreticiler, aç çiftçiler…
Türkiye felaketin eşiğinde mi gerçekten?
Türkiye Cumhuriyetinin tarihsel serüveni içersinde üç kazanımı vardı.
Birisi Bağımsızlık…
Bu gün Türkiye’nin geldiği yerde bağımsızlık yabancı düşmanlığı, çirkinlik hatta darbecilik gibi yansıtılmaya çalışılıyor.
Bağımsızlık Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunun temel taşı halbuki.
İkincisi Laiklik…
Sıradan dediğimiz insanlarımız, emekçilerimiz toplumsal siyasal yaşamda söz sahibi olabilecek zemini ancak laik bir ülkede bulabilirler tabii ki.
Üçüncü kazanım ise Sosyal Devlet…
Aslında Türkiye’de ki sosyal devlette hep sorunlar olmuştur. Ama devletin vatandaşlarına eğitim ve sağlık hakkı sunması ve insanca yaşamasından sorumlu kabul edilmesi bir gelenekti.
Bu gün ise artık devlet, siz ne yaparsanız yapın deme aşamasında.
Ya Türkiye bu kazanımları bütünüyle kaybederse!....
Ortada ne bir ülke ne de bir halk kalacak.
İnsanlar, neyle suçlandıklarını bilmeden 13 aydır iddianamesiz içerde tutuluyor. Bir operasyon “Türkiye’de darbe tehdidi var” söylemiyle yürütülüyor. Bu gün Türkiye’de darbe yapmak serbest darbe tasarlamak suç inancı yerleşmiş durunda sanki…
Büyük düşünür Kant, İnsansının ancak yetkinleşip aydınlanırsa kurtuluşa ereceğini savunuyor.
Bu onun deyimiyle, “İnsanın kendi suçu ile düşmüş olduğu yetkinliğe ermeme durumu”nu aşmasına bağlı.
Bu açıdan aydınlanmasının önünü kesen her türlü baskıya karşı direnmeyen insan, yalnız kendine karşı değil topluma karşı da suçlu duruma düşecektir diyor.
Ayrıca Kant, bilgilere akıl yoluyla ulaşılacağı toplumsal yaşamın ancak doğru bilgilerle düzenleneceği görüşünü ileri sürerek, İnsanın “yetkinliğe ermeme durumun” dan kurtuluşunun yoluna da gösteriyor.
Ne var ki yolu görmek yetmiyor. Yolun aydınlatıcı da olması gerekiyor.
Türkiye’ de ise son zamanlarda her gün aydınlanma inşalarından birinin yıkıldığı, yıkanların kahraman sayıldığı günler yaşanıyor.
Yaşam acı- tatlı öğrenmeler silsilesinden başka nedir ki?
Herkes yeteneğine göre pay çıkartır, durumlardan ve olaylardan.
Birey sorumluluğu oranında insan olma, sayılma oranında kendisidir.
Ve beklentilerimiz, dileklerimiz çok yönlüdür ve hep vardır.
Sürekli değildir hiçbir olumsuzluk, hiçbir gece “Gecenin borcudur sabah” ki eninde sonunda ödenir.
Doğa ve yaşam sürekli yineleme, yenilenme çarkına sahiptir çünkü…
Gizli bir yola “Merhaba süren, filiz…! Diyen.

“…Ölü, yiğit, gölge ve buz, ne varsa
Tohuma dururlar yeniden
Ve halk, toprağa gömülü
Tohuma durur bir yerde
Buğday nasıl filizini sürer de
Çıkarsa toprağın üstüne
Güzelim kırmızı elleriyle
Sessizliği burgu gibi deler de
Biz halkız, yeniden doğarız ölümlerle…”

Diyor Neruda, Buğdayın Türküsü şiirinde…

Düşçe kalın

Hiç yorum yok: