
Hiç kendinizi bir sanatçının yerine koymayı ve ne düşündüğünü, ne hissettiğini, nelere duyarlılık gösterdiğini düşündünüz mü? Ben çok yaparım. Genelde müzelere, resim sergilerine gittiğim zaman ya da bir şiir okuduğum zaman…
Güzel bir resim ya da heykel görünce dokunmak isterim. Dokunmak ve hissetmek yapanın hislerini duyumsamak için. Şiir okuduğum da şairin, o şiiri yazarken neler yaşadığını merak ederim. Ve bütün bunlar beni hep çok soru sormaya iter. Soru sormak hep başıma iş açmıştır. Bu yüzden gazeteci oldum. Bu yüzden yüreğimi kağıt kayıklara koyup denize bıraktım. Bu yüzden aynı Mitolojideki ikarus gibi güneşe doğru uçmak istiyorum.
Efendim zamanların birinde, Girit’te bir baba oğul yaşarmış. Girit’li mimarın adı Daidalos,oğlunun adı İkarus’muş ve hep uçmak istermiş. Günün birinde baba ve oğul kral Minos’un gazabına uğrayarak birlikte tutsak olmuş. Kendine ve oğluna kuğu kanatlarından birleştirerek bir çift kanat yapan baba, oğlunun omuzlarına kanatları balmumuyla yapıştırmış ve uçmasını söylemiş. Ama tembihlemeyi de unutmamış “Ne çok alçaktan ne de çok yüksekten uç güneşe fazla yaklaşma. Güzelliği seni büyüleyecektir. Ama yaklaşırsan kanatların eriyecektir.” diye.
Kanatları takan İkarus yükselmeye başlamış. Yükseldikçe, güneşe doğru uçtukça daha zevk almış. Bir yandan yaşadığı özgürlük duygusu, bir yandan güneşin altın ışıklarının çekiciliği onu aşk sarhoşluğuyla daha da yükseltiyormuş. Güneş Tanrı, onun kanatlarını tutan balmumlarını eritmiş. İkarus denize düşmüş ve boğulmuş. Bu hazin mitolojik hikayeden sonra, Ege’de Sisam adasının çevresindeki denize İkarus denizi denmiş.
Serbest, özgür kalmanın, yükselmenin, aydınlığa uçmanın, zoru başarmanın karşı konulmaz çağrısı ne yazık ki denizin kucağında bitiyor hikayede.
Evet “Yaşamak gözlerin kapalıyken (çok) kolay . Ama ya gözlerin açık ve baktığını görüyorsan? Güneşi, ağaçları, papatyaları, çilekleri ve birde çevreni sarmalayan katılaşmış kalpleri görüyorsan denizin kucağına düşmenin ne mahsuru var.” Diyorum
Ve yurdunun denizine külleriyle de olsa kavuşan büyük sanatçı Leyla Gencer’e dönüyorum yüzümü.
Baharın son yazın ilk günleri.
Bir gemi. Boğazı geçiyor.
Ona “Boğazın kızı” demişler.
Kimbilir Boğaz’ın iki yanına el sallıyor şimdi.
Küller rüzgar olup uçuyor, savruluyor, havalanıyor…
Küller soprano bir ses olup, veda aryalarına dönüşerek, önce İstanbul’un sonra güzel yurdumun üzerine yayılıyor.
Benim ülkemin yetiştirdiği bir sanatçıya sahip çıkmayanları görüyorum, dalgaların arasından. Üstelik Leyla Gencer bir devlet sanatçısıyken. Yıllarca Türkiye’yi yurt dışında onurla, ödüllerle yaşatmışken.
O şimdi denizin derinliğinden çıkıp gökyüzünde y6ıldızlarla buluşacak. Bedeni maviliğin sonsuzluğunda, ruhu onu sevenlerin yüreğinde…
Onu uğurlayanlar ise bu ülkenin aydınlık yüzü. Yaratıcılığa, yeteneğe, emeğe saygı duyanlar, bu ülkeden çıkan değerlere sahip çıkanlar ve yüceltenler…
Küller denizin mavisini gri bir renge dönüştürüyor… Orada Genco Erkel, Fazıl Say, Zeynep Oral, Zeynep Tanbay, Gülriz Suriri, Mete Uğur, Hakan Aysev, Işık Yenersu, Orhan Aklaya ve daha pek çok sanatçı, sanatsever ve tek bir politakacı Ufuk Uras hepsi Leyla Gencer’i Uğurluyor.
Küller, rüzgara karışıyor, binlerce yol oluşturuyor kalplere.
Son bir haftadır elimden düşmeyen bilmem kaçıncı keredir okuduğum Zeynep Oral’ın Leyla Gencer’in hayatını anlattığı “Tutkunun roman’ına “ bakıyorum. Kitabı aldığım tarihi not etmişim 1992.
O tarihlerde onun hırsı, onun azmi bana nasıl da yol göstermişti. Nasıl da tutunmuştum resme…Uçuruma yuvarlanmamak, hiçliğe, boşluğa, yokluğa karışmamak için onun tek silahı olan sesine güvendiği, tutku duyduğu gibi.
Kitaba bakıyorum satır,satır çizilmiş.
Kendimi dünyanın en bilgisiz, en kültürsüz, en yeteneksiz,en çirkin, en mutsuz, en yalnız insanı hissettiğim bir anda Leyla Gencer’le aynı ülkede doğmuş olmak beni kendi gözümde nasıl yükseltmişti.
Artık yalnız değildim. Müthiş güvenli ve umutluydum.
Değil mi ki Leyla Gencer gibi bir sanatçı benim ülkemden çıkmıştı… Yeryüzü harika, insanoğlu müthişti. Yapamayacağı şey yoktu.
İnsanın yaratıcı gücü, çalışma gücü, tutkularına sımsıkı sarılabilme gücü, inancı, yetkinliğin de, yetkinliğine ulaşma tutkusu sonsuzdu.
Bunları ve buna benzer bir çok şeyi, o senelerde okuduğum bu kitaplardan ve bu yolda kendi yaşadıklarımdan öğrendim.
“ Ben hiçbir şey yapmadım ki… Her şey kendiliğinden oldu…Ben yalnızca şarkı söyledim.” Dediğine şaşırıyorum diyor Zeynep Oral kitabında
Ben şaşırmıyorum halbuki, yeryüzü uçurumlarında boşluğa, hiçliğe, yokluğa karışmamak için o yalnızca sesini kullandı, şarkı söyledi.
Ben resim Yaptım.
Diğeri şiir yazdı
Öbürü bale yaptı.
Bir diğeri tiyatro yaptı.
Ve ben bu yazımın sonunda onlara teşekkür etmek istiyorum
“Tutkusu, inancı, aşkı, ihtirası, gücü, güçsüzlüğü, yalnızlığı, görkemi, büyüsü, var olma nedeni…Şarkı söylemek…” olan Leyla Gencer’e ve diğerlerine…Var oldukları ve olacakları için.
Sonsuz bir inançla, inatla, hırsla ve aşkla tutkularının peşinde koştukları için…
Nice zorluklara, yokluklara, engellere, baskılara karşı savaşmaktan yılmadıkları için…
Öğrenmekten, bilgilenmekten, çalışmaktan bir an olsun vazgeçmedikleri ve bundan tad aldıkları için…
Yalnızlıklarını, gözyaşlarını bahçelerinin çiçeklerine dönüştürdükleri için…
Kendilerini hiç sakınmadan verebildikleri ve bunları sonuna kadar paylaşabildikleri için…
Kendileriyle yarışarak, kendilerini aşarak, kendilerini eleştirerek, zayıflıklarını bilerek tüm bedelleri ödemeyi kabul ettikleri için…
İçlerinin ateşiyle yeryüzünü tutuşturmaya hazır oldukları için…
Yeryüzünün harikalığına, insanın müthişliğine beni bir kez daha inandırdıkları için teşekkür ediyorum.
Balmumu kanatlarımı güneşe,
Yüreğimi kağıt kayıklara koyarak
Grimsi maviliklere bırakıyorum.
Düşçe kalın
Güzel bir resim ya da heykel görünce dokunmak isterim. Dokunmak ve hissetmek yapanın hislerini duyumsamak için. Şiir okuduğum da şairin, o şiiri yazarken neler yaşadığını merak ederim. Ve bütün bunlar beni hep çok soru sormaya iter. Soru sormak hep başıma iş açmıştır. Bu yüzden gazeteci oldum. Bu yüzden yüreğimi kağıt kayıklara koyup denize bıraktım. Bu yüzden aynı Mitolojideki ikarus gibi güneşe doğru uçmak istiyorum.
Efendim zamanların birinde, Girit’te bir baba oğul yaşarmış. Girit’li mimarın adı Daidalos,oğlunun adı İkarus’muş ve hep uçmak istermiş. Günün birinde baba ve oğul kral Minos’un gazabına uğrayarak birlikte tutsak olmuş. Kendine ve oğluna kuğu kanatlarından birleştirerek bir çift kanat yapan baba, oğlunun omuzlarına kanatları balmumuyla yapıştırmış ve uçmasını söylemiş. Ama tembihlemeyi de unutmamış “Ne çok alçaktan ne de çok yüksekten uç güneşe fazla yaklaşma. Güzelliği seni büyüleyecektir. Ama yaklaşırsan kanatların eriyecektir.” diye.
Kanatları takan İkarus yükselmeye başlamış. Yükseldikçe, güneşe doğru uçtukça daha zevk almış. Bir yandan yaşadığı özgürlük duygusu, bir yandan güneşin altın ışıklarının çekiciliği onu aşk sarhoşluğuyla daha da yükseltiyormuş. Güneş Tanrı, onun kanatlarını tutan balmumlarını eritmiş. İkarus denize düşmüş ve boğulmuş. Bu hazin mitolojik hikayeden sonra, Ege’de Sisam adasının çevresindeki denize İkarus denizi denmiş.
Serbest, özgür kalmanın, yükselmenin, aydınlığa uçmanın, zoru başarmanın karşı konulmaz çağrısı ne yazık ki denizin kucağında bitiyor hikayede.
Evet “Yaşamak gözlerin kapalıyken (çok) kolay . Ama ya gözlerin açık ve baktığını görüyorsan? Güneşi, ağaçları, papatyaları, çilekleri ve birde çevreni sarmalayan katılaşmış kalpleri görüyorsan denizin kucağına düşmenin ne mahsuru var.” Diyorum
Ve yurdunun denizine külleriyle de olsa kavuşan büyük sanatçı Leyla Gencer’e dönüyorum yüzümü.
Baharın son yazın ilk günleri.
Bir gemi. Boğazı geçiyor.
Ona “Boğazın kızı” demişler.
Kimbilir Boğaz’ın iki yanına el sallıyor şimdi.
Küller rüzgar olup uçuyor, savruluyor, havalanıyor…
Küller soprano bir ses olup, veda aryalarına dönüşerek, önce İstanbul’un sonra güzel yurdumun üzerine yayılıyor.
Benim ülkemin yetiştirdiği bir sanatçıya sahip çıkmayanları görüyorum, dalgaların arasından. Üstelik Leyla Gencer bir devlet sanatçısıyken. Yıllarca Türkiye’yi yurt dışında onurla, ödüllerle yaşatmışken.
O şimdi denizin derinliğinden çıkıp gökyüzünde y6ıldızlarla buluşacak. Bedeni maviliğin sonsuzluğunda, ruhu onu sevenlerin yüreğinde…
Onu uğurlayanlar ise bu ülkenin aydınlık yüzü. Yaratıcılığa, yeteneğe, emeğe saygı duyanlar, bu ülkeden çıkan değerlere sahip çıkanlar ve yüceltenler…
Küller denizin mavisini gri bir renge dönüştürüyor… Orada Genco Erkel, Fazıl Say, Zeynep Oral, Zeynep Tanbay, Gülriz Suriri, Mete Uğur, Hakan Aysev, Işık Yenersu, Orhan Aklaya ve daha pek çok sanatçı, sanatsever ve tek bir politakacı Ufuk Uras hepsi Leyla Gencer’i Uğurluyor.
Küller, rüzgara karışıyor, binlerce yol oluşturuyor kalplere.
Son bir haftadır elimden düşmeyen bilmem kaçıncı keredir okuduğum Zeynep Oral’ın Leyla Gencer’in hayatını anlattığı “Tutkunun roman’ına “ bakıyorum. Kitabı aldığım tarihi not etmişim 1992.
O tarihlerde onun hırsı, onun azmi bana nasıl da yol göstermişti. Nasıl da tutunmuştum resme…Uçuruma yuvarlanmamak, hiçliğe, boşluğa, yokluğa karışmamak için onun tek silahı olan sesine güvendiği, tutku duyduğu gibi.
Kitaba bakıyorum satır,satır çizilmiş.
Kendimi dünyanın en bilgisiz, en kültürsüz, en yeteneksiz,en çirkin, en mutsuz, en yalnız insanı hissettiğim bir anda Leyla Gencer’le aynı ülkede doğmuş olmak beni kendi gözümde nasıl yükseltmişti.
Artık yalnız değildim. Müthiş güvenli ve umutluydum.
Değil mi ki Leyla Gencer gibi bir sanatçı benim ülkemden çıkmıştı… Yeryüzü harika, insanoğlu müthişti. Yapamayacağı şey yoktu.
İnsanın yaratıcı gücü, çalışma gücü, tutkularına sımsıkı sarılabilme gücü, inancı, yetkinliğin de, yetkinliğine ulaşma tutkusu sonsuzdu.
Bunları ve buna benzer bir çok şeyi, o senelerde okuduğum bu kitaplardan ve bu yolda kendi yaşadıklarımdan öğrendim.
“ Ben hiçbir şey yapmadım ki… Her şey kendiliğinden oldu…Ben yalnızca şarkı söyledim.” Dediğine şaşırıyorum diyor Zeynep Oral kitabında
Ben şaşırmıyorum halbuki, yeryüzü uçurumlarında boşluğa, hiçliğe, yokluğa karışmamak için o yalnızca sesini kullandı, şarkı söyledi.
Ben resim Yaptım.
Diğeri şiir yazdı
Öbürü bale yaptı.
Bir diğeri tiyatro yaptı.
Ve ben bu yazımın sonunda onlara teşekkür etmek istiyorum
“Tutkusu, inancı, aşkı, ihtirası, gücü, güçsüzlüğü, yalnızlığı, görkemi, büyüsü, var olma nedeni…Şarkı söylemek…” olan Leyla Gencer’e ve diğerlerine…Var oldukları ve olacakları için.
Sonsuz bir inançla, inatla, hırsla ve aşkla tutkularının peşinde koştukları için…
Nice zorluklara, yokluklara, engellere, baskılara karşı savaşmaktan yılmadıkları için…
Öğrenmekten, bilgilenmekten, çalışmaktan bir an olsun vazgeçmedikleri ve bundan tad aldıkları için…
Yalnızlıklarını, gözyaşlarını bahçelerinin çiçeklerine dönüştürdükleri için…
Kendilerini hiç sakınmadan verebildikleri ve bunları sonuna kadar paylaşabildikleri için…
Kendileriyle yarışarak, kendilerini aşarak, kendilerini eleştirerek, zayıflıklarını bilerek tüm bedelleri ödemeyi kabul ettikleri için…
İçlerinin ateşiyle yeryüzünü tutuşturmaya hazır oldukları için…
Yeryüzünün harikalığına, insanın müthişliğine beni bir kez daha inandırdıkları için teşekkür ediyorum.
Balmumu kanatlarımı güneşe,
Yüreğimi kağıt kayıklara koyarak
Grimsi maviliklere bırakıyorum.
Düşçe kalın