Blog Listem

22 Mayıs 2008 Perşembe

Kağıt kayıklar


Kağıt kayıklar
Yaşadın mı yoğun yaşayacaksın bir şeyi.
Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten
Sen bitkin kalmalısın,
Koklamaktan çiçeği.
Baharın çıldırdığı bu günlerde, hayatın sayfalarından aşk, sevgi ve mutluluk toplayalım hep birlikte bugün.
İçim çalkantılı bir deniz,
Ruhum iğde ağacı kokan,
Bahar gibi.
Denizi senin gözlerinden görmeyi özlüyorum. Demiş şair.
Bu gün bir kaçamak yapıp,haftalardır ertelediğim bir türlü sıra gelmeyen aşklardan, sevgilerden, bahardan bahsedelim istedim.
Bahar, yalvarırım çek git işine!..
Salma üstüme çiçeklerini,...
aklımı çelme!..
Zaten damarlarımda zor zaptediyorum kanımı...
Çoktan cemreler düşmüş beynime, yüreğime...
Kalbimin buzları erimiş.
Göğüs kafesimde ne idüğü belirsiz bir kıpırtıyla geziyorum nicedir...
Bir de sen çıldırtma beni...
Krizdeyim ben...
tembelliğin sırası değil, uyamam sana...
Al git serçelerini sabahlarımdan, çağlalarına, kokularına hakim ol.
Meltemlerine söyle, deli gibi ıslık çalıp sokağa çağırmasınlar beni...
Bulutların üşüşmesin başıma...
Girme kanıma benim......yoldan çıkarma...!
Aşkın, sevginin baharla birlikte anılması bir tesadüf değildir tabii. Aşkta, baharda insanda benzer duygular yaratır. Toprakta nasıl baharda bir uyanış varsa, aşkta da bedende bir uyanış vardır.
Aslında aşk bir hastalık gibidir diye düşünürüm.
Belirtileri belli. Karın ağrısı, kalp çarpıntısı, iştah kesikliği, biraz neşe, biraz kör olma hali. Teşhisi kolay. Gözlere bakmak yeterli. Ama tedavi ye gelince işte sorun orada. Ne ilacı var ne şifalı bitkisi. Nasıl bulaştığı konusu ise hiç belirsiz. Nereden, kimden, ne zaman, nasıl hiç bilinmeyen ve tedbir alınamayan bir şey.
Öyle bir şey ki dallarda böğürtlenleri gördünüz, hepsi iştah açıcı, hepsi kırmızı, onlarca, binlerce ama yemek için sadece birisine uzanırsınız. Ve bu seçimi neden, nasıl yaptığınızı bilemezsiniz…
Evet benim bir yeğenim var. Akıllı mı akıllı, güzel mi güzel, yazar mı yazar. Yakında ikinci kitabı çıkıyor. İlki İnkılap yayınevinden çıkan “Taze ekmekler, Sıcak öyküler” idi. Sıcak ekmek tariflerinin, duyguyla, günlük hayattan karelerle harmanlanmış halini okumak doyumsuzdu. İkincisinin adı henüz belli değil. “Böğürtlen” onun kısa bir hikayesi.
“Aşk gibidir böğürtlen,
ya da dalında binlercesi varken, sadece bir tanesini gözüne kestirmek, ona doğru çekilmek aşka benzer. Aşk da böyle bir şeydir çünkü. Çok insan vardır. Hayat Kapınızdan girip, çıkan, ama sade birinden gözünüzü alamazsınız. Uzan da al beni der sanki o size, diğerlerini artık hiç umursamazsınız” diye yazıyor yazar.
“Birbirinizi sevin” bu sözler iki bin yıl önce söylendi. Gerçi verilen emir çok güçlü. Ama yinede pek çoğumuz bunca yıl boyunca emre aldırış etmemeyi başardık. Çoğumuz bu sözü dilimizden düşürmeyiz. Oysa beri yandan korkarız, çekiniriz aşık olup sevmekten. O işi delilere ya da azizlere bırakmışızdır.Sevenlerden aşık olanlardan hemen kuşkulanırız. Kimsenin bir art niyeti olmaksızın bir başkasını gerçekten sevip aşık olamayacağını sanırız.
Sevgiyi aşkı bilemeyenleri hiç düşündük mü.?
Bilemeyenler duygusuz olduğu için mi bilemezler? Bence hayır.
Bilemeyenler onu reddedenlerdir. Reddetmenin ya da karşılaşmanın o büyülü anını yok saymanın asıl nedeni bencillik ve korkudur.
Evet bencillik ve korku.
Sevgiyi bilemeyenler ya bencildir ya da korkak. Ya da ikisi birden. Bu da onların verme duygusunu öğrenememelerinden, değişememelerinden, aşama cesaretini kazanamamalarından doğar.
Sevgi, verebilme soyluluğuyla, yaşama cesaretinin ortak ürünüdür. Sevmek, aşık olmak cesaret ister. Özellikle duygusal cesaret ister ki, çok az insan bunu bilir.
Toplumumuzda insana en büyük kötülüğü bu alanda yaptılar, bence. Toplumumuz hepimize “bencilliği” ve “korkmayı” öğretti. Bize öğretilen vermenin ve cesaretin bizim yıkımımıza yol açacağı.
Aslında hayat her şey… Ama biz bunu sonradan öğreniyoruz. Bize hayatı sevmek öğretilmiyor. Hayatın yerine bir erkeği, bir kadını ya da parayı koymayı ve onu hayat olarak sevmeyi öğretiliyor.
Ya hayatımız da ki kadın, erkek ya da para giderse ne yaparız? Yaşama tehlikesi budur. Yaşamın çok renkleri yerine tek bir şey konmuştur. O gider ve her şey biter.
Kim bilir yaşarken böyle kaç kere bittik?
Yeniden başlarız. Bitirip yeniden başlayanlar çok şey bilir. İşte bundan sonra hayatı sevmek öğrenilir.
Aşık olduğumuz insanı o geniş hayatın bir yerine koyarız. Onu taşımadan, ona taşıtmadan yaşamayı öğreniriz.
İşte o zaman birine aşık olurken ağaçları, çiçekleri, böcekleri, denizleri, akşam güneşlerini severiz. Hatta, hatta yüreğimizi kağıt kayıklara koyup denizin mavilerine salıveririz.
“Gözü kenardaki böğürtlenlere takılıyor oğlanın. Daha nicesi yan dallarda, ışıl,ışıl bal, bal diri, diri bekleşmekteyken uzanıp yalnızca birini koparıyor ağzına atıyor.
Oğlan biliyor.
Önce ve sonraları bilemez.
Ama tam şu anda dünyanın
En nefis böğürtlenini yiyor. Binnur Akhun Önen
Yüreğiniz kağıt kayıklarda, damağınız böğürtlen tadında, aklınız baharda olsun.