
ARDIÇ AĞACI
Bir gece önce sıcaktan ve düşüncelerden hemen hemen hiç uyumadığım için yorgunluk, yaprakta gezinen tırtıl gibi gözlerime yapıştı.
İnsanların mışıl mışıl uyuduğu bu saatte uykumun deresinde boğulmak üzereyken, beynimde dolaşan insanların çığlıkları, dışarıdaki karanlıkla birlikte, sessizlikte adeta çınlıyor.
Kalkıp balkondan gökyüzüne baktığımda sanki yatan bir kadının uzun boynuna sıçramış su damlaları güzelliğinde bir Samanyolu’nun, yıldızları görücüye çıkarttığını görüyorum.
Christio Morgenstern’in düşler ormanı adlı şiirini anımsıyorum.
İnsanların mışıl mışıl uyuduğu bu saatte uykumun deresinde boğulmak üzereyken, beynimde dolaşan insanların çığlıkları, dışarıdaki karanlıkla birlikte, sessizlikte adeta çınlıyor.
Kalkıp balkondan gökyüzüne baktığımda sanki yatan bir kadının uzun boynuna sıçramış su damlaları güzelliğinde bir Samanyolu’nun, yıldızları görücüye çıkarttığını görüyorum.
Christio Morgenstern’in düşler ormanı adlı şiirini anımsıyorum.
Kuşun gözleri kapanıyor,
Uykuya dalıyor
Ağacın üstünde
Orman değişiyor rüyasında
Ve derinleşiyor, bayram havasında
Sessiz olan ay yükseliyor
Küçük kuş ötüyor, yorgun
Tüm ormanda, tek yaprak
Kımıldamıyor.
Uzaktan duyuluyor, uzakta
Yıldızların korosu
Uykuya dalıyor
Ağacın üstünde
Orman değişiyor rüyasında
Ve derinleşiyor, bayram havasında
Sessiz olan ay yükseliyor
Küçük kuş ötüyor, yorgun
Tüm ormanda, tek yaprak
Kımıldamıyor.
Uzaktan duyuluyor, uzakta
Yıldızların korosu
Sanki havada alışılmadık bir şeyler var. Bir suskunluk…
O anda karanlığın karnında yapayalnız olduğumu duyumsuyorum.
Ürkmüş, korkudan çok, körlük duygusuna kapılmışım.
Kendimi arasam bulamayacak gibiyim.
O sırada derinlerden gelen bir çığlık sesini tekrar duyuyorum. Birden yukarıdan bir göktaşı düşüyor sanki…
Ardından gökyüzü sanki yangına dönüşüyor.
Onlarca göktaşı aynı yöne doğru fırlatılan ateş topları gibi ışık dansı yapıyor sanki düşlerimde. Bir düşün içinde savrulur gibi alevler içinde yürüyorum.
İşte böyle sevgili zihnim sen bana oyunlar oynuyorsun.
Keşke canım Antalya ormanlarından yükselen alevler, kül olan 10 bin hektar orman da bir düş olsa …
Gözkapağımı aralayınca yok olsa…
En basit korkularla baş başadır herkes. Suskun kalabalıklar, yolun kıyısına bırakılmış ve ne zaman patlayacağı belli olmayan kuşkulu bir paket gibidir.
Ama görünen o ki suskun kalabalıkları kimse hesaba katmıyor.
Marx’ın kendi dünya görüşünü yansıtan “Kutsal aile” kitabındaki sözleri geliyor aklıma.
“Tarih bir şey yapmaz. Onun büyük bir serveti yoktur, tarih savaşmaz ve mücadele etmez. Her şeyi yapan, mülkiyete sahip çıkan ve savaşanlar, gerçek canlı insanlardır. Tarih sanki bir kişilik gibi insanları kendi amaçları doğrultusunda kullanamaz. Tarih amaçlarını ve arzularını gerçekleştirmeye çalışan insanların eyleminden başka bir şey değildir.”
Karanlıkları yırtarcasına bir çığlık duyuyorum…
Son günlerde yaşadıklarımızı düşünüyorum. Kapatılma davası sonuçlandı. Sizce bizim politikacılarımız ders almasını bilir mi?
Anayasa mahkemesine “kapatılma” cezası ile gelen kaçıncı dinci parti? Saymak gerekir mi?
Bu ülkenin Atatürk Cumhuriyeti olduğunu 85 yıl önceki devrimci atılımlarda, çağdaş uygarlığa yakışan, gerçek bir demokrasinim kaçınılmaz ilkelerinden vazgeçilmeyeceğini artık anlamışlar mıdır?
Karanlıktan yine bir ses geliyor…
O tarafa bakıyorum, bir kaplumbağa yürüyor sokak lambasının ışığında.
Ahh… ya o yanan ormandaki hayvanlar, böcekler, kuşlar!. Onlara ne oldu?...
Gazetelerin baş sayfasında ki yarısı yanmış kedicikler…
İşte bir çığlık daha…
Konya’da kacak kuran kursunun çökmesi ile toprak altında kalan tümü çocuk 18 kızımızdan mı geliyor?
Balcılar beldesi ve bu felakete şahit olan 2300 yaşındaki anıtsal “Ardıç” ağacı…
Boşuna nice tarihi yapının en hassas yerlerinde taşıyıcı olarak kullanılan Ardıç için eski ustalar “Görmüş geçirmiş ağaç” dememişler.
Dili olsa da konuşsa bu doğa armağanının ülkemizde yaşayan en yaşlı örneği…
Yöre halkının “Ağılardıç” adıyla andığı ardıç ağacı ne derdi acaba?
Toprağın altında gömülü kalmış kız çocuklarının sesini, yapı yapılırken malzeme çalanları, çürük malzeme kullananları, ruhsatsız inşaat yapanları, buna göz yumanları, denetlemeyenleri, gaz kokusunu duyup binayı boşaltmayanları, burasının denilen gibi erkek yurdu olmadığını, denetimsiz, kaçak kuran kursu olduğunu anlatırmıydı dersiniz?
Karanlıkta yine bir yıldız kayıyor. Dilek mi tutayım. Olur mu dersiniz?...
Batıya kaçmak isterken, bir kamyonun arkasında son nefesini veren göçmenlerin cesetleri İstanbul’da bir boş araziye atılmış.
Ne dileyeyim ki…
Art arda yaşanan facialarla toplumsal çürümenin bu denli gözler önüne serilişi beynimdeki çığlıkları nasıl susturur ki…
Bir zenci türküsü derki “Bütün acılarımı bir bir sayacağım Tanrı’ya yanına vardığım da”
Yanına varmayı beklemeye gerek var mı?
Neden yeryüzündeki yaşam da mutlulukla dolmasın…
İnsanlar şimdi isterlerse gerçekleştirecekleri bir dünya da, yeryüzündeki varlığımız çerçevesinde düş gücü ve özgürlük içinde yaratmadan yaratmaya koşabilir.
Düşüncenin alabildiğine dal budak saldığı, umudun hiçbir zaman gölgelenmediği, soylu davranışların şu ya da bu paçavra amaç uğruna alçaklık diye cezalandırılmadığı ışıl, ışıl bir sevinç dünyası kafamda canlanıyor.
Ya da canlanması gerekiyor bu gecenin karasında…
Bunu gerçekleştirecek düş ile çılgınlıktan doğacak toptan yok oluş arasında bir seçme yapmak görevi sanırım bizlere ve sizlere düşüyor…
Düşce kalın
O anda karanlığın karnında yapayalnız olduğumu duyumsuyorum.
Ürkmüş, korkudan çok, körlük duygusuna kapılmışım.
Kendimi arasam bulamayacak gibiyim.
O sırada derinlerden gelen bir çığlık sesini tekrar duyuyorum. Birden yukarıdan bir göktaşı düşüyor sanki…
Ardından gökyüzü sanki yangına dönüşüyor.
Onlarca göktaşı aynı yöne doğru fırlatılan ateş topları gibi ışık dansı yapıyor sanki düşlerimde. Bir düşün içinde savrulur gibi alevler içinde yürüyorum.
İşte böyle sevgili zihnim sen bana oyunlar oynuyorsun.
Keşke canım Antalya ormanlarından yükselen alevler, kül olan 10 bin hektar orman da bir düş olsa …
Gözkapağımı aralayınca yok olsa…
En basit korkularla baş başadır herkes. Suskun kalabalıklar, yolun kıyısına bırakılmış ve ne zaman patlayacağı belli olmayan kuşkulu bir paket gibidir.
Ama görünen o ki suskun kalabalıkları kimse hesaba katmıyor.
Marx’ın kendi dünya görüşünü yansıtan “Kutsal aile” kitabındaki sözleri geliyor aklıma.
“Tarih bir şey yapmaz. Onun büyük bir serveti yoktur, tarih savaşmaz ve mücadele etmez. Her şeyi yapan, mülkiyete sahip çıkan ve savaşanlar, gerçek canlı insanlardır. Tarih sanki bir kişilik gibi insanları kendi amaçları doğrultusunda kullanamaz. Tarih amaçlarını ve arzularını gerçekleştirmeye çalışan insanların eyleminden başka bir şey değildir.”
Karanlıkları yırtarcasına bir çığlık duyuyorum…
Son günlerde yaşadıklarımızı düşünüyorum. Kapatılma davası sonuçlandı. Sizce bizim politikacılarımız ders almasını bilir mi?
Anayasa mahkemesine “kapatılma” cezası ile gelen kaçıncı dinci parti? Saymak gerekir mi?
Bu ülkenin Atatürk Cumhuriyeti olduğunu 85 yıl önceki devrimci atılımlarda, çağdaş uygarlığa yakışan, gerçek bir demokrasinim kaçınılmaz ilkelerinden vazgeçilmeyeceğini artık anlamışlar mıdır?
Karanlıktan yine bir ses geliyor…
O tarafa bakıyorum, bir kaplumbağa yürüyor sokak lambasının ışığında.
Ahh… ya o yanan ormandaki hayvanlar, böcekler, kuşlar!. Onlara ne oldu?...
Gazetelerin baş sayfasında ki yarısı yanmış kedicikler…
İşte bir çığlık daha…
Konya’da kacak kuran kursunun çökmesi ile toprak altında kalan tümü çocuk 18 kızımızdan mı geliyor?
Balcılar beldesi ve bu felakete şahit olan 2300 yaşındaki anıtsal “Ardıç” ağacı…
Boşuna nice tarihi yapının en hassas yerlerinde taşıyıcı olarak kullanılan Ardıç için eski ustalar “Görmüş geçirmiş ağaç” dememişler.
Dili olsa da konuşsa bu doğa armağanının ülkemizde yaşayan en yaşlı örneği…
Yöre halkının “Ağılardıç” adıyla andığı ardıç ağacı ne derdi acaba?
Toprağın altında gömülü kalmış kız çocuklarının sesini, yapı yapılırken malzeme çalanları, çürük malzeme kullananları, ruhsatsız inşaat yapanları, buna göz yumanları, denetlemeyenleri, gaz kokusunu duyup binayı boşaltmayanları, burasının denilen gibi erkek yurdu olmadığını, denetimsiz, kaçak kuran kursu olduğunu anlatırmıydı dersiniz?
Karanlıkta yine bir yıldız kayıyor. Dilek mi tutayım. Olur mu dersiniz?...
Batıya kaçmak isterken, bir kamyonun arkasında son nefesini veren göçmenlerin cesetleri İstanbul’da bir boş araziye atılmış.
Ne dileyeyim ki…
Art arda yaşanan facialarla toplumsal çürümenin bu denli gözler önüne serilişi beynimdeki çığlıkları nasıl susturur ki…
Bir zenci türküsü derki “Bütün acılarımı bir bir sayacağım Tanrı’ya yanına vardığım da”
Yanına varmayı beklemeye gerek var mı?
Neden yeryüzündeki yaşam da mutlulukla dolmasın…
İnsanlar şimdi isterlerse gerçekleştirecekleri bir dünya da, yeryüzündeki varlığımız çerçevesinde düş gücü ve özgürlük içinde yaratmadan yaratmaya koşabilir.
Düşüncenin alabildiğine dal budak saldığı, umudun hiçbir zaman gölgelenmediği, soylu davranışların şu ya da bu paçavra amaç uğruna alçaklık diye cezalandırılmadığı ışıl, ışıl bir sevinç dünyası kafamda canlanıyor.
Ya da canlanması gerekiyor bu gecenin karasında…
Bunu gerçekleştirecek düş ile çılgınlıktan doğacak toptan yok oluş arasında bir seçme yapmak görevi sanırım bizlere ve sizlere düşüyor…
Düşce kalın
3 yorum:
geçen yıl endüstriyel kirliliğin sos verdiği gebzede kurucu başkanı olduğum ekoloji derneği adına avrupa haber ajanslarına verdiğimiz açıklamalar avrupa birliği uyum sürecinde türkiyenin ayağına takıldığı için bir dilovası araştırma komisyonu kurduran akpli eski çevre bakanı pepe çevreye uzaktan bakan ihaleci bir bakandı...gerçi sonuçta raporu yazan docente ceza verdiler sorunu çözmek için çalışmak yerine ama yinede konu gündemde baya konuşuldu.
beş yıldır bütün çevre örgütlenmelerinin içerisinde aktif olarak bulunmuş birisi olarak şunu diyebilirim ki sorun lokal değil evrensel bir sorun.kapitalizm var olduğu sürecede çözümü zor,ardıç ağaçlarını sevmek yetmiyor nehir.
kalbimiz bu duyarlı kavganın yanında,sağolasın
Sevgili ateşin sesi sevmenin yetmediğini o kadar iyi biliyorum ki... ardıç ağaçlarını...
Ve bu sorunların aslında sistem sorunları olduğunu...Ve evrensel olduğunu...
Ama gazeteden hiç olmazsa okuyanları uyandırmak için yumuşak karınlarından girmeye çalışarak biraz ilgisini çekmeye, alaka duymalarını sağlamaya çalışıyorum...
Tabii elimden geldiğince...Düşlerim, umutlarım ve kavgalarım hep bu yönde...
Hepimizin yolu açık olsun...
teşekkürler Ali Baba iyi dileklerin için...
İnan bu yazıları içimden geldiği için, okuyan insanlardan ne kadarına bir soru işareti bırakabilirsem kardır diye yazıyorum.Daha buyük gazete diye bir tutukum yok. Ama bir yönden de haklısın o zaman daha çok insan okur diye düşünebiliriz.
Sizler bana umut ve güven vaadediyorsunuz sağolun...sağlıcakla sevgiyle kalın
Yorum Gönder