Blog Listem

18 Ağustos 2008 Pazartesi


KÜLLER İÇİNDE 2 GÜL


Yeni heyecanlara yer yok…
Sarsıla sarsıla ağlamak yok.
Şöyle ağız dolusu kahkaha yok…
Zaman hazeryanlara, coşkulara gem vurma zamanı…
Mantıkla tanışma zamanı…
Daha önce ki bir yazımda yazdığım gibi… İçinizdeki çocuğu, kendi ellerinizle büyüklerin dünyasına evlatlık verme zamanı…
Zaman, zaman da kaçma zamanı…
Evlatlık verilen çocuğun akan gözyaşından kaçmak kolay değil oysa…
İçimizdeki küçük çocuğun büyümesini biraz hayret, biraz da korku ile seyredip ve adına “İşte hayat bu” denilen gerçeğe alışmaya çalışırken…
Alışamayanların sonu böyle mi olmalı?...
İçimizdeki küçük kahramanları başkalarına mı bırakmalı?...
Kilometreler, eski yolların satır aralarında geride kalıyor.
“O küçük çocuğun yüzü” ağır yüreklerimizin derinliklerinde siluetleri ile öylece duruyor…
Bir hayat var kaçınılmayan…
Kendinden kaçışın mümkünü yok. Herhalde alışmak gerekiyor.
İste yaşam bu…Buna da büyümek deniyor.
Kaçış yok!...
Ve benim aklıma, ayın büyük bir ihtişamla saltanatını sürdüğü bu gece yarısında…
Hiç büyümeyen, yüreğinin bir köşesinde hep o küçük çocuğu yaşatan şairlerimizden Can Yücel geliyor…
“Mevlana’dan Zivanaya” adlı şiirinde
“Ya mutlu göründüğün gibi o
Ya mutsuz göründüğün gibi öl.” Diyerek ömür bayramına son noktayı koyan, bu ay ölüm gününü andığımız Can Yücel…
Evet şiirimiz Can’sız kaldı. O öldüğünden beri…
Yaşamı boyunca şair kalan
Şiirsiz olamayan, içkisi, dostlukları, haksız yere hapislikleri ile en güzel şiirlerini bize bırakan büyük şair…
Ölmek neyi değiştirir?
Dizeleri mi, anıları mı?
Hiçbirini…
Şairler şiirlerinde yaşar.
Gerçek yaşamları bu olduğu için…

“…Bu işte Kerem ile Aslı’nın hikayesi
Bu hikayenin aslı sana dokundukça
Tutuşuyorum
Sana dokundukça tutuşuyorum
Benim bütün yaptığım yavanlıklar,
Seni içimden seviyorum
Aynada bakmıyorum sana
Sen bensin
Gel yürüyelim kekliklere
Aşkım benim şiirim!...”

“Ben en çok babamı sevdim “ diye yazmıştı Adana Hapishanesinde yatarken. “Bir siyasinin şiirleri” o günleri yansıtır. 12 Mart fırtınasının sürüklediği hapishane izlenimlerini…
Şair olup ta,halkını- yurdunu seven kişi olup ta cezaevlerinde, mahkemelerde, işkence yerlerinde acılı anlar yaşamayan var mıdır?
Her aydın, gazeteci, düşünür, sanatçıya paylaştırsan, kişi başına kaç yıl hapis, tutukluluk, eziyet düşer? Hesabını yapmak hiç te kolay değil…
Can baba, bir bakan oğlu olarak yaşadı gençliğini. Londra’lar, en iyi öğrenimler, aile mutluluğu, dostluklar ama hep şiir, hep şiirli bir dünyada duymak kendini…
Ülkemizin gökkuşağından eksilen bir rengi anıyoruz…
Geriye kalana baktığımızda ise…
Tersane işçilerini kum torbası yerine kullanmaya kalkıp bir kaçını öldürenleri,
Çıkan rüşvet iddialarıyla iktidar milletvekillerini,
Hücrelerde bekleyen yüzlerce insanımızı,
Boş sözlerle uyutulmaya devam eden halkımızı görüyoruz.
Son şiirlerinden birinde dostlarına
“…Bu dünyada Can’ın yaşadığını hatırlamak için şerefinize” diyerek veda eden şaire yaşayacak şiirlerinin şerefine diyoruz…
İnsanın trajedisi, kendisini biricik sanma zaafı, ölümlü olduğunu fark ettiği anda başlıyor, iktidarlar ise işte bu zaafı kullanıyor. Bununla tükettiriyor, bununla öldürtüyor, bununla ortalığı ateşe verdirtiyorlar…
Oysa bu zaafla başa çıkabilmenin başka yolları da var. Şiir, müzik, edebiyat, resim…
Filistinli şair Mahmud Derviş’i bir hafta önce yitirdik…
Filistin halkının şairiydi Mahmud Derviş…
Acının hüznün coğrafyasında bulutlarla konuşan şair, rüzgarla birlikte acının şiirini yazardı…
“Ülkem özgür olmadan, ben nasıl özgür olabilirim ki” diyen şair tutsak olan ülkesine mahkümdu…
Ancak Filistin ve Filistin Halkı bağımsızlığına, özgürlüğüne kavuştuktan sonra özgür olabilirdi…
“…Küller içinde bir gül.
Her zaman,
Ayak seslerini duyarım gecede yaklaşan,
Ve sen yerim olursun sürgündeki,
Zindanım olursun.
Öldürmeye çalış beni
İlk ve son olsun
Yaklaşan ayak seslerinle
Öldürme beni.” Mahmud Derviş
Yaşarken ölenlerin çoğaldığı bir dönemde ölümünden sonra da yaşayacak olanlara selam ediyor, sevgilerimizi yoluyoruz. Düşlerimiz onlarla.



2 yorum:

Murat Özhan dedi ki...

Merhaba nehiro,

Ölüm,o kaçınılmaz son er veya geç bizi bir yerde yakalayacak ve o gerçeklikle yüz yüze geleceğiz.
Kısacık yaşamlarımızda,içinde bulunduğumuz anı(carpe diem:anı yaşa) layıkıyla yaşayabildiğimiz ölçüde,ölüm korkusunu bir nebze yenebiliriz belki.

Buna en güzel örneklerden biri,Türkmen Kocası Sevgili Yunus Emre'nin dizeleri değil midir?
"Bu dünyadan gider olduk
Kalanlara selam olsun"

Bugünkü yazın gerçekten de kuşatıcı ve bir o kadar da hüzünlendirici.

Yeni bir pencere açıldı dünyama.Ben de sana katkıların için teşekkür ederken yeni üretimlerinin takipçisi olacağımı belirtmek isterim.

Sevgi,her daim..

nehiro dedi ki...

teşekkürler Beyrek...
Aslında hüzün bize özgü, yaşadığımız coğrafyayla ilgili bir ruh durumu herhalde.
Batı dillerine kelimenin olanca derinliği verilerek çevrilebileceğini sanmıyorum.
Hüzün; bir ardından bakmaktır, yaşanana, yaşananların tortusuna, yaşanmışın üstüne bir yoğunlaşmadır.
Tutku, kızgınlık, nefret, öfke, coşku yoktur, hüzünde der Ahmet İnan bir yazısında. Hüzün bir gerçekliğin, geçmiş zaman dilimini dingin bir tatla değerlendirme yaşantısıdır. Çığlık yoktur, hüzünde çılgın bir sevinçte, bir talep değildir. Bir beklenti, bir doyurulması gerekli arzu, olduğu gibilikle çıkılan bir geçmiş yolculuğudur aslında.
Yaşamımızın belli bir ışıkla aydınlatılmasıdır. Turuncu bir ışıkla belki, rengi hüznü yaşayanın, yaşadığına yönelik yorumlarından kaynaklanacak ışıkla.
sevgi ile kalın