
DÖR YÖN, DÖRT DUVAR
Eylül hüzünlü yağmurlarla geldi
ağır adımlarıyla geldiğinden beri,
yağmur yağıyor şehre inceden…
Ağır pasları siliniyor kalbimizin
Bense durmadan koşmak istiyorum!…
Kuzeye gitmeyim diyorum, hayır, güneye, güneye gitmeliyim…
Zaten Batıda’yım…Yoksa Doğu’ya mı gitmeliyim…
Steplerde, çöllerde, dağlarda olmalıyım…yapayalnız….
Yanıma boya, kağıt, kalem bir kaçta kitap almalıyım…
Yalnızlığı okumalıyım…İnsanların güzelliğini okumalıyım…Yeni insanlar tanımalıyım beni utandırmayacak, bana umut verecek…
Kurtulamam ki nereye gitsem, nereye saklansam gelip beni bulmayacak mı düşünceler…
Değiştirememek var insanlarımızın yazgılarını, söküp atamamak var…
Dört yön, dört adım, dört duvar…
İki göz ve bir yürek, her vakit içimde benim…
İnsanlık dışı, ahlak dışı organize din sömürüsünü izledikçe içim burkuluyor…
Deniz feneri olayı Almanya’da sonuca bağlandı… Hem de çok kısa bir sürede ve Alman mahkemeleri “Asıl sanıklar Türkiye’de saptamasını yaptılar. Ama henüz hala Türkiye’de bu konu incelenmiyor. Kim kimi soruşturacak ki…
Konuyu incelemesi gerekenler bu konuda incelenmesi gerekenlerle “içli, dışlı”.
Böyle bir olay karşısında iki milletin- toplumun- devletin, farklı tutumu, tepkisi, refleksi ile karşı karşıyayız.
Bu farklılık neyle açıklanabilir. Düşünelim…
Aslında Almanya ve Türkiye’nin sahip oldukları, hukuksal, tarihsel, ulus bilincini ortaya koyuyor.
Almanya ‘nın tarihsel geçmişi, tarihsel bilinci, hukuk anlayışı kaçınılmaz olarak bu şekilde davranmasını gerektiriyor.
Yani yolsuzluklara karşı hiç düşünmeden, tartışmadan, doğal bir anlayış gibi, yağmur yağar ve güneş açar gibi, açıkınca karnınızı doyurur gibi…
Yargıya götürüp bir hafta içinde sonuca ulaşıp, karar alınıyor. Böylece “Ulusun çıkarları “doğrultusunda hareket ediyorlar.
Türkiye’nin ulus bilinci, Osmanlı’nın son dönemlerinde atıldı. Türk’ler ortada kalıp yok oluşun, tarihten silinmenin eşiğine gelince…”Vatan” ve “ulus” varoluşun sığınağı olarak ortaya çıkınca…Mustafa Kemal ve arkadaşları kurtuluş ile “Ulus” laşma için kolları sıvadı.
Çünkü ulus yoksa, dünyada tutunmak, yaşamak ve gelecek de yoktu…
Sanırım tarih bilinci ve bilimi olayı böyle net görür
Geldiğimiz bu noktada gösterdiğimiz tavırlar uluslaşmayı becerdiğimizi gösteriyor mu sizce?
Ulusallığın unsurları birer birer yok edilmeye ve süreç tamamen tersine çevrilmeye başlamadı mı?...
Üretme, yaratma hamleleri, Cumhuriyet, laiklik, hukuk, sosyal hatta bilimsel ve eleştirel düşünce kazanımları hepsinin ne kadar kötü, berbat şeyler olduğuna milleti inandırmak için uğraşılmıyor mu?...
İnsanlığın gelişim yönü, özgürlükçülüğe, çok sesliliğe doğrudur…
Bu gelişime aykırı tavır ve tutumlara sıcak bakılmaz.
Yazılı ve görsel medya, sivil toplumun sesidir.
Kaldı ki boykot, ambargo çağrılarını resmi makamlar, hükümetler yapsın.
Türkiye’de bu da oldu.
Evet hem de tarihte ilk kez…
Basının bir bölümü için “Almayın, evlerinize sokmayın “çağrısı yapıldı.
Demokrasi, ifade ve eleştiri özgürlüğü, basın özgürlüğü bakımından vahim hem de çok vahim…
Tarihe dönüp bakıldığında bu tür olaylara karşı çıkan gazetecilerin uyarılarını görebilirsiniz. Yine şu anda da bu girişimiz basına büyük bir darbe indireceği konusunda gazetecilerden ardı ardına açıklamalar gelmekte.
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Orhan Erinç “… Boykot çağrısını demokrasi ve hukukla bağdaştırma olanağı yoktur. Benzer çağrıların geçmişte askeri yönetimler dönemimde yapılmış olması, tedirginliğimizi daha da arttırmaktadır.
Gerçek, çok partili dönemde ve Türkiye Büyük Millet Meclisi açıkken yapılmış, bu güne kadar benzeri olmayan bir basın düşmanlığıdır.” Demektedir.
Son olarak ta yazımı Atatürk’ün sözleriyle bitiriyorum.
“Basın özgürlüğünden kaynaklanan sorunların çözümü, basın özgürlüğüdür.”
ağır adımlarıyla geldiğinden beri,
yağmur yağıyor şehre inceden…
Ağır pasları siliniyor kalbimizin
Bense durmadan koşmak istiyorum!…
Kuzeye gitmeyim diyorum, hayır, güneye, güneye gitmeliyim…
Zaten Batıda’yım…Yoksa Doğu’ya mı gitmeliyim…
Steplerde, çöllerde, dağlarda olmalıyım…yapayalnız….
Yanıma boya, kağıt, kalem bir kaçta kitap almalıyım…
Yalnızlığı okumalıyım…İnsanların güzelliğini okumalıyım…Yeni insanlar tanımalıyım beni utandırmayacak, bana umut verecek…
Kurtulamam ki nereye gitsem, nereye saklansam gelip beni bulmayacak mı düşünceler…
Değiştirememek var insanlarımızın yazgılarını, söküp atamamak var…
Dört yön, dört adım, dört duvar…
İki göz ve bir yürek, her vakit içimde benim…
İnsanlık dışı, ahlak dışı organize din sömürüsünü izledikçe içim burkuluyor…
Deniz feneri olayı Almanya’da sonuca bağlandı… Hem de çok kısa bir sürede ve Alman mahkemeleri “Asıl sanıklar Türkiye’de saptamasını yaptılar. Ama henüz hala Türkiye’de bu konu incelenmiyor. Kim kimi soruşturacak ki…
Konuyu incelemesi gerekenler bu konuda incelenmesi gerekenlerle “içli, dışlı”.
Böyle bir olay karşısında iki milletin- toplumun- devletin, farklı tutumu, tepkisi, refleksi ile karşı karşıyayız.
Bu farklılık neyle açıklanabilir. Düşünelim…
Aslında Almanya ve Türkiye’nin sahip oldukları, hukuksal, tarihsel, ulus bilincini ortaya koyuyor.
Almanya ‘nın tarihsel geçmişi, tarihsel bilinci, hukuk anlayışı kaçınılmaz olarak bu şekilde davranmasını gerektiriyor.
Yani yolsuzluklara karşı hiç düşünmeden, tartışmadan, doğal bir anlayış gibi, yağmur yağar ve güneş açar gibi, açıkınca karnınızı doyurur gibi…
Yargıya götürüp bir hafta içinde sonuca ulaşıp, karar alınıyor. Böylece “Ulusun çıkarları “doğrultusunda hareket ediyorlar.
Türkiye’nin ulus bilinci, Osmanlı’nın son dönemlerinde atıldı. Türk’ler ortada kalıp yok oluşun, tarihten silinmenin eşiğine gelince…”Vatan” ve “ulus” varoluşun sığınağı olarak ortaya çıkınca…Mustafa Kemal ve arkadaşları kurtuluş ile “Ulus” laşma için kolları sıvadı.
Çünkü ulus yoksa, dünyada tutunmak, yaşamak ve gelecek de yoktu…
Sanırım tarih bilinci ve bilimi olayı böyle net görür
Geldiğimiz bu noktada gösterdiğimiz tavırlar uluslaşmayı becerdiğimizi gösteriyor mu sizce?
Ulusallığın unsurları birer birer yok edilmeye ve süreç tamamen tersine çevrilmeye başlamadı mı?...
Üretme, yaratma hamleleri, Cumhuriyet, laiklik, hukuk, sosyal hatta bilimsel ve eleştirel düşünce kazanımları hepsinin ne kadar kötü, berbat şeyler olduğuna milleti inandırmak için uğraşılmıyor mu?...
İnsanlığın gelişim yönü, özgürlükçülüğe, çok sesliliğe doğrudur…
Bu gelişime aykırı tavır ve tutumlara sıcak bakılmaz.
Yazılı ve görsel medya, sivil toplumun sesidir.
Kaldı ki boykot, ambargo çağrılarını resmi makamlar, hükümetler yapsın.
Türkiye’de bu da oldu.
Evet hem de tarihte ilk kez…
Basının bir bölümü için “Almayın, evlerinize sokmayın “çağrısı yapıldı.
Demokrasi, ifade ve eleştiri özgürlüğü, basın özgürlüğü bakımından vahim hem de çok vahim…
Tarihe dönüp bakıldığında bu tür olaylara karşı çıkan gazetecilerin uyarılarını görebilirsiniz. Yine şu anda da bu girişimiz basına büyük bir darbe indireceği konusunda gazetecilerden ardı ardına açıklamalar gelmekte.
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Orhan Erinç “… Boykot çağrısını demokrasi ve hukukla bağdaştırma olanağı yoktur. Benzer çağrıların geçmişte askeri yönetimler dönemimde yapılmış olması, tedirginliğimizi daha da arttırmaktadır.
Gerçek, çok partili dönemde ve Türkiye Büyük Millet Meclisi açıkken yapılmış, bu güne kadar benzeri olmayan bir basın düşmanlığıdır.” Demektedir.
Son olarak ta yazımı Atatürk’ün sözleriyle bitiriyorum.
“Basın özgürlüğünden kaynaklanan sorunların çözümü, basın özgürlüğüdür.”
“… Paydos… diyecek
Bize bir gün tabiat anamız,
“gülmek, ağlamak bitti çocuğum…”
Ve tekrar uçsuz bucaksız başlayacak
Görmeyen, konuşmayan, düşünmeyen hayat…”
Bize bir gün tabiat anamız,
“gülmek, ağlamak bitti çocuğum…”
Ve tekrar uçsuz bucaksız başlayacak
Görmeyen, konuşmayan, düşünmeyen hayat…”
Nazım Hikmet
5 yorum:
Bütün bu olup bitenlerden sonra "demokrasinin" var olduğuna dair bir şey söylemek ahmaklık olur. Bunun dillendirmek bile abesle iştigladir.
Türkiye bu saatten sonra çok ciddi bir şekilde faşizimin güdümüne girmiştir.
Türkiye faşist bir devlet aygıtına indirgenmiştir, başbakan diye ortalıkta dolaşan ve halka çemkiren Erdoğan'da dikta rejimlerinde ki gibi tek adamlığa soyunmuştur.
Türkiye faşizme teslim edilmiştir!
Arap Sunni İslamiyet biçimiyle Muaviyenin Mısırda uyguladığı saltanat biçimini andıran bu gidişat acaba Erdoğan'ada Muavviye gibi Hazretleri cümlesini getirtirecek midir bundan on yıl sonra!
Çünkü başbakan kendini Tanrı sanıyor, yeni ve ulusal peygamberiyse FBI çiftliklerinde Amerikanın kuçağında oturan Fethullah denen adamdır.
Merhaba nehiro,
Kaleme aldığın yazı ile ulus,uluslaşma,demokrasi,özgürlük sorunsallarına değinmişsin ki özgürlük,bıçak sırtı bir konu.Kim özgür kim değil,kim demokrat kim değil?Öylesine birbirine girmiş ki bu kavramlar,artık kavram tokuşturma yarışına girilmiş.
Sermayenin hakim güç olarak varlığını sürdürdüğü,insanların her koyun kendi bacağından asılır ve gemisini kurtaran kaptan anlayışına terk edildiği,medya patronlarının çıkar savaşlarının yaşandığı,elinde söz söyleme güç ve yetkisi olan gazetecilerin iliştirilmiş gazetecilik namına neredeyse ağızlarını bıçak açmadığı bir ortamda özgürlük ve demokrasiden ne kadar bahsedilebilir ki?
Sanırım bu durumu,taşları bağlayıp köpekleri salmak olarak da değerlendirmek mümkün..
Sevgilerle..
Sevgili yeraltındanotlar ve Beyrek yorumlarınız için teşekkürler, katkılarınız için de...
Ne yazıkki sizlerin ve benim ortaya koyduğumuz gerçekler gerçekten de hiç iç açıcı değil...
Şimdi beyrek işte o söylediğin insanlık dersine çok ihtiyacımız var...
birey olarak toplum olarak ulus olarak tek tek...
uygar olabilmek adına, gelişmişlik adına, insanlık adına...
başbakanın böyle bir çağrıda bulunması son derece gereksiz...
70 milyonluk bir ülkenin 40 milyonunun 18 yaş üzeri olduğunu varsayarsak ve hergün ülke genelinde 3 milyon gazetenin satıldığınıve bu gazetelerin 3 kişi tarafından okunduğunu düşünürsek, bu oran bize nüfusun yaklaşık %25 inin gazete okuduğunu ve gündemi takip ettiği sonucunu verir...
bu % 25 in de yarısının doğan grubu medyasını takip etmediği ya da spor gazeteleriyle (at yarışı, iddia) haşır neşir olduğunu düşünür isek, % 12,5 luk bir kitle için başbakanın tedirgin olmasına gerek yok...okusalar ne olur okumasalar ne...
zaten bu söz konusu %12,5 luk kesim başbakanı sevmiyor ki, onun söylediği bir şeyi umursayıp ellerindeki gazeteyi bıraksınlar, bir daha ellerine almamak üzere...
başbakan bu kemik okuyucu kadrosunu daha da hırslandırmıştır hepsi bu, sonuç olarak hiç bir şey değişmemiştir tirajlarda...inanmayan varsa gitsin baksın...
Yorum Gönder