
Şeker de yiyebilsinler
Öyle çabuk geçiyor ki günler,
Hele sende bir bak hayatına.
Daha dün doğmuşuz sanki
Yeni mektebe başlamış
Yeni sevmişiz.
Daha doymamışız yaşamasına
Günlerimiz, dün bir bugün iki
Sakın bir şey bırakma yarına
Yarın yok ki…
Oktay Akbal’dan bir şiirle başladım, bu hafta…
Her doğum günü insana, yetişemediklerini ya da yetişemeyeceklerini hatırlatıyor nedense…
Çocukluk sürekli yeni bir şey bulmak, bilinçlenmek ise sürekli bir şeyleri yitirmek miymiş ne?
Kendimizin bilincine vardığımız andan beri sürekli bir şeyleri yitiriyoruz hiç kuşku yok!...
Bilinç kavramıda mı salt yitirmek kavramıyla ilintili yoksa?
Anca o zaman mı anlam kazanıyor.
Galiba bir gerçeğin bilincine vardığımız an, onu yitirebileceğimizin de veya yitirdiğimizin de ayırdına varıyoruz.
Belki de kavuşulan yeni şeylerin bedeli bir başka şeyimizi yitirmemiz…
Hep yitiriyoruz… Sürekli…
Yitirmek de, diyalektik değişim yasasının bir başka adı galiba.
Değişmekle ilintili…
Sürekli değişiyoruz ve sürekli yitiriyoruz
Dünyamızın, insanlığın şu son zamanlarda gerçekleştirdiği korkunç bilgi ve teknik gelişimle, tarihi belki en önemli dönüm noktalarından birini yaşıyor.
Ama ya insanlığın ahlaksal gelişimi ve bilgi birikimi…
Böylesi büyük evrensel devinim ve değişimle doğru orantılımı?
20 Kasım'da “Dünya Çocuk hakları günü”nü kutlayacağız.
Ancak bu günü kutlarken Türkiye’de ki çocuk hakları ihlalleri ve istismarı dosyalarına şöyle bir bakarsak neler görürüz…
Dört aylık bir bebeğin sadece kız doğduğu için dövülerek öldürüldüğü…
“Üzmez” olayı ile birlikte gündeme gelen 14 yaşında bir çocuğu taciz etmesine rağmen salıverilmesinin ardından görüntülenen adamın yüzündeki o ifadeyi…
Bir hafta önce Çorum’da 12 yaşında bir kıza tecavüz ettikleri ve onu fuhuşa zorladıkları gerekçesiyle 13 kişinin tutuklanmasını…
İstanbul’da 12 yaşındaki bir çocuğun kendini astığını…
Evet, istismarlar sadece taciz ve tecavüzden ibaret değil. Fiziksel şiddette içeriyor. Bir de duygusal boyutu var. Reddetme, alay, tehdit, şantaj, yasaklar getirme, yaşam alanlarını sınırlama, küçük düşürme…
Tüm bunların, istismarların çocukların psikolojisine nasıl yansıdığı tamamen göz ardı ediliyor zaten…
Yani Türkiye’de çocuk istismarı diz boyu…
Bu tecavüz, taciz olayları birdenbire neden bu kadar arttı… Yoksa hep vardı da biz mi görmüyorduk es geçiyorduk. Ya da yok sayıyorduk.
Nasıl olmasın ki…
Büyükşehirlerin eteklerindeki gecekondu mahallelerine bir gidin bakın.
Üstelik bu mahalleler yüksek sitelerin hemen yanı başlarında olan yerler. Bu evler bir ya da iki odalı. Anne, baba, anneanne, dede ve 7 çocuk hep birlikte yaşıyorlar…
Ergenliğe ulaşmış kız çocukları, erkek çocukları, aile bireyleri hepsi bir göz odada uyuyorlar…
Bu Doğu’da da böyle…
Bu ülkenin en önemli problemlerinden biri hızla artan nüfusu iken…
Ve de ne evler buna uygun, ne yeteri kadar okul ne de iş varken…
Her ailenin en az 3 çocuk yapmasını isteyen Başbakanımız…
Evet kanımızı donduran bu gelişmeler varken ve maalesef bu olana bitene tanıklık ederken, tanıklık ettikçe suç ortaklığımız çoğalıyor.
Ve ben artık ne tanık ne de suç ortağı olmak istiyorum…
Çocukları her ne biçimde olursa olsun istismar edenler kadar bu istismara göz yumanlar, suçluları serbest bırakanlar, sessiz kalanlar da suçludur…
Çocukların akıttığı her gözyaşından, içine attığı her acıdan istismarcılar kadar onlar da sorumludur…
Hele sende bir bak hayatına.
Daha dün doğmuşuz sanki
Yeni mektebe başlamış
Yeni sevmişiz.
Daha doymamışız yaşamasına
Günlerimiz, dün bir bugün iki
Sakın bir şey bırakma yarına
Yarın yok ki…
Oktay Akbal’dan bir şiirle başladım, bu hafta…
Her doğum günü insana, yetişemediklerini ya da yetişemeyeceklerini hatırlatıyor nedense…
Çocukluk sürekli yeni bir şey bulmak, bilinçlenmek ise sürekli bir şeyleri yitirmek miymiş ne?
Kendimizin bilincine vardığımız andan beri sürekli bir şeyleri yitiriyoruz hiç kuşku yok!...
Bilinç kavramıda mı salt yitirmek kavramıyla ilintili yoksa?
Anca o zaman mı anlam kazanıyor.
Galiba bir gerçeğin bilincine vardığımız an, onu yitirebileceğimizin de veya yitirdiğimizin de ayırdına varıyoruz.
Belki de kavuşulan yeni şeylerin bedeli bir başka şeyimizi yitirmemiz…
Hep yitiriyoruz… Sürekli…
Yitirmek de, diyalektik değişim yasasının bir başka adı galiba.
Değişmekle ilintili…
Sürekli değişiyoruz ve sürekli yitiriyoruz
Dünyamızın, insanlığın şu son zamanlarda gerçekleştirdiği korkunç bilgi ve teknik gelişimle, tarihi belki en önemli dönüm noktalarından birini yaşıyor.
Ama ya insanlığın ahlaksal gelişimi ve bilgi birikimi…
Böylesi büyük evrensel devinim ve değişimle doğru orantılımı?
20 Kasım'da “Dünya Çocuk hakları günü”nü kutlayacağız.
Ancak bu günü kutlarken Türkiye’de ki çocuk hakları ihlalleri ve istismarı dosyalarına şöyle bir bakarsak neler görürüz…
Dört aylık bir bebeğin sadece kız doğduğu için dövülerek öldürüldüğü…
“Üzmez” olayı ile birlikte gündeme gelen 14 yaşında bir çocuğu taciz etmesine rağmen salıverilmesinin ardından görüntülenen adamın yüzündeki o ifadeyi…
Bir hafta önce Çorum’da 12 yaşında bir kıza tecavüz ettikleri ve onu fuhuşa zorladıkları gerekçesiyle 13 kişinin tutuklanmasını…
İstanbul’da 12 yaşındaki bir çocuğun kendini astığını…
Evet, istismarlar sadece taciz ve tecavüzden ibaret değil. Fiziksel şiddette içeriyor. Bir de duygusal boyutu var. Reddetme, alay, tehdit, şantaj, yasaklar getirme, yaşam alanlarını sınırlama, küçük düşürme…
Tüm bunların, istismarların çocukların psikolojisine nasıl yansıdığı tamamen göz ardı ediliyor zaten…
Yani Türkiye’de çocuk istismarı diz boyu…
Bu tecavüz, taciz olayları birdenbire neden bu kadar arttı… Yoksa hep vardı da biz mi görmüyorduk es geçiyorduk. Ya da yok sayıyorduk.
Nasıl olmasın ki…
Büyükşehirlerin eteklerindeki gecekondu mahallelerine bir gidin bakın.
Üstelik bu mahalleler yüksek sitelerin hemen yanı başlarında olan yerler. Bu evler bir ya da iki odalı. Anne, baba, anneanne, dede ve 7 çocuk hep birlikte yaşıyorlar…
Ergenliğe ulaşmış kız çocukları, erkek çocukları, aile bireyleri hepsi bir göz odada uyuyorlar…
Bu Doğu’da da böyle…
Bu ülkenin en önemli problemlerinden biri hızla artan nüfusu iken…
Ve de ne evler buna uygun, ne yeteri kadar okul ne de iş varken…
Her ailenin en az 3 çocuk yapmasını isteyen Başbakanımız…
Evet kanımızı donduran bu gelişmeler varken ve maalesef bu olana bitene tanıklık ederken, tanıklık ettikçe suç ortaklığımız çoğalıyor.
Ve ben artık ne tanık ne de suç ortağı olmak istiyorum…
Çocukları her ne biçimde olursa olsun istismar edenler kadar bu istismara göz yumanlar, suçluları serbest bırakanlar, sessiz kalanlar da suçludur…
Çocukların akıttığı her gözyaşından, içine attığı her acıdan istismarcılar kadar onlar da sorumludur…
Uluslar arası sözleşmeler çocuğun korunması için devlete görev yüklüyor.
Devlet bu görevi yerine getirmiyorsa, o zaman iş topluma düşüyor…
Toplumun sesi sivil toplum örgütlerine düşüyor.
Onların sesi yükseldikçe çocukları korumak gibi kamusal bir görevi de olduğunu hatırlayacak medya organlarına düşüyor…
Yaşar Kemal bir romanının “O iyi insanlar, o güzel atlara bindiler çekip gittiler” diye bitirir.
Giden ve yitirilen güzel şeylere duyulan özlemi hüzün yüklü bir deyişle bu denli güzel anlatabilen çok az tümce anımsıyorum…
Yitirdiğimiz tüm güzel ve değerli şeyler gibi o güzel çocuklar için de son söz Nazım ustadan yine…
“…Benim sizden kendim için
Hiçbir şey istediğim yok.
Şeker bile yiyemez ki
Kaat gibi yanan çocuk.
Çalıyorum kapınızı
Teyze, amca bir imza ver.
Çocuklar öldürülmesin
Şeker de yiyebilsinler…
Devlet bu görevi yerine getirmiyorsa, o zaman iş topluma düşüyor…
Toplumun sesi sivil toplum örgütlerine düşüyor.
Onların sesi yükseldikçe çocukları korumak gibi kamusal bir görevi de olduğunu hatırlayacak medya organlarına düşüyor…
Yaşar Kemal bir romanının “O iyi insanlar, o güzel atlara bindiler çekip gittiler” diye bitirir.
Giden ve yitirilen güzel şeylere duyulan özlemi hüzün yüklü bir deyişle bu denli güzel anlatabilen çok az tümce anımsıyorum…
Yitirdiğimiz tüm güzel ve değerli şeyler gibi o güzel çocuklar için de son söz Nazım ustadan yine…
“…Benim sizden kendim için
Hiçbir şey istediğim yok.
Şeker bile yiyemez ki
Kaat gibi yanan çocuk.
Çalıyorum kapınızı
Teyze, amca bir imza ver.
Çocuklar öldürülmesin
Şeker de yiyebilsinler…
4 yorum:
Yaşlandıkça daha doğrusu büyüdükçe birşeyleri yetiştiremiyecekmişin gibi geliyor insana oysa daha okunması gereken o kadar çok kitap , gezilmesi gereken o adar çok şey , Dinlenilmesi gereken o kadar fazla şey varki tam bir bitmişlik hissi veriyor adama :(((
bir anne olarak tüm bu anlattıklarını daha da dehşetle takip ediyorum.. sen de anlarsın bu duyguyu.. böyle bir dünyada ayakta kalabilecek çocuklar yetiştirmeye çalışıyoruz bir yandan.. bir yandna ise onlar hala ormandaki minik tırtıllar :)
bugün bizi tehdit eden bu sapık insanlar da bir gün çocuktu.. bunu düşününce nasıl da inanılmaz geliyor bazen..
bir çocuk diyorum.. büyüyünce nasıl da bu hale gelebiliyor ?!?!? aklım almıyor.. nerde kırılıyor iyi hislerin zincileri ??
Evet yalnızlık okulu tam bir bitmişlik hissi versede...
Umutsuz olmadan savaşmayı ve öğretmeyi, okutmayı denemek en güzel yol olsa gerek...
bir şeylere yetişemiyecekmiş hisi bende de oluyor çoğu zaman ve bu kişiliğinide etkileyerek yaşamını yönlendiriyor insanın...
Bundan kurtulamıyorum... çoğu kere...
Çok iyi anlıyorum... Her ne kadar çocuğum olmasada bir bayan olarak bu duyguyu...
Ve evet böyle bir dünyada o güzel kızını yetiştiriyorsun...
Ama inan o çok şanslı senin gibi bir annesi ve ailesi olduğu için...
Keşke diğerleride öyle şanslı olabilse...
Bir çocuk büyüyünce nasıl o hale geliyor...Bu bir o kadar geniş yerlere uzanan konuyken bir o kadar da bir tek cümleye sığacak bir konu...
Bir sistem sorunu bu...
bizim dünyamızda şu anda egemen olan kapitalist sistemin bir sonucu...
Kırılan hislere değil yeni insanlara ihtiyacımız var dostum yeni ve güzel insanlara o güzel atlara binip giden o güzel insanlara...
Yorum Gönder