
İçimdeki rüzgar
Kaybolmaya hazırlanan, bir kenarından kırılmış turuncu mehtabın yeryüzüne serptiği altın tozlarıyla bezenmiş, güllerin, menekşelerin arasında, unutamadığınız anınızdaki kokuların uçuştuğu mavimsi gecede, sabahı yalnız düşüncelerle beklerken, dingin bir hüzünle başbaşasınızdır.
Hissedersiniz, yüreğiniz sürgüne gitmiştir.
Ardında büyük bir yalnızlık ve aşılmaz bir boşluk bırakmıştır.
Masalsı görüntüler, kulağınızdaki rüzgârın uğultusu yalnızlığı ve boşluğu çoğaltır.
Yalnızca paylaşılmayan her güzelliğin acıya dönüşebileceğini çoktan anlamışınızdır.
Hissedersiniz, yüreğiniz sürgüne gitmiştir.
Ardında büyük bir yalnızlık ve aşılmaz bir boşluk bırakmıştır.
Masalsı görüntüler, kulağınızdaki rüzgârın uğultusu yalnızlığı ve boşluğu çoğaltır.
Yalnızca paylaşılmayan her güzelliğin acıya dönüşebileceğini çoktan anlamışınızdır.
Masalınızı paylaşmak istedikleriniz çoktan yüreğinizle birlikte gitmiştir.
Yüreğiniz gittiğinde ardında kötülükleri değil paylaşılmayan güzellikleri bırakır asıl.
Ve güzellikler kederlendirmeye başlar insanı, öyle dakikalar olur ki, bir güzellik görmekten yıldızlı gecelerden, rüzgârda sallanan ağaç dallarından, geceye sızan çiçek kokularından, şarkılardan korkarsınız…
Değdikleri yeri yakarlar.
Yüreğiniz gittiğinde ardında kötülükleri değil paylaşılmayan güzellikleri bırakır asıl.
Ve güzellikler kederlendirmeye başlar insanı, öyle dakikalar olur ki, bir güzellik görmekten yıldızlı gecelerden, rüzgârda sallanan ağaç dallarından, geceye sızan çiçek kokularından, şarkılardan korkarsınız…
Değdikleri yeri yakarlar.
Hayat, ateşini güzelliğin kıvılcımlarında saklar.
Yürek gitmiştir.
O gittiğinde hep ona eşlik eden, onunla birlikte giden birileri vardır.
Yürek gitmiştir.
O gittiğinde hep ona eşlik eden, onunla birlikte giden birileri vardır.
“Gelecek olayların tohumlarını içimizde taşıyoruz. Onlar içimizde kapalı olarak varlar. Ve kendi doğalarının yasalarına göre açıyorlar.” der Lawrence Durrell.
O kendine özgü bir duyarlılık taşıyan kitaplarında.
O kendine özgü bir duyarlılık taşıyan kitaplarında.
Kapalı tohumlar var içimizde. Onlar açtıklarında ve yüreğimiz bize döndüğünde elde edeceğimiz, yeni günlerin başlamasının yarattığı heyecansa ne ala!...
Ama geçmişte patlamış tohumlardan bir gelecek çıkartmadıysak, kabullenmek ve çaresizliğe boyun eğmek kalır elimizde…
Gülüp geçmek kendi yalnızlıklarımıza yoksa beklemek, ummak ve bunun için geçmişi tümden gözden çıkarıp geleceği bir hiçlikten, bir vazgeçişten bir yenilmişlikten kurtarmak mı?
Ama geçmişte patlamış tohumlardan bir gelecek çıkartmadıysak, kabullenmek ve çaresizliğe boyun eğmek kalır elimizde…
Gülüp geçmek kendi yalnızlıklarımıza yoksa beklemek, ummak ve bunun için geçmişi tümden gözden çıkarıp geleceği bir hiçlikten, bir vazgeçişten bir yenilmişlikten kurtarmak mı?
Kavafis gibi şöyle mi diyeceğiz.
“Söylemek isterdim o anıyı…
Ama öylesine silindi ki yok artık.
Hiçbir şey kalmamış gibi.”
“Söylemek isterdim o anıyı…
Ama öylesine silindi ki yok artık.
Hiçbir şey kalmamış gibi.”
Ah, elbette biliyoruz. O günler gelecek her şey kumsaldaki izler gibi hayatın dalgalarıyla silinecek, içimizdeki tohumlar açacak.
Yalnız düşüncelere dalmayacağız, rüzgâr kokan yağmurlu gecelerde.
Sarı ışıklı turuncu mehtabın uzaklaşıp kayboluşunda başka kayboluşların izini görmeyeceğiz.
Boşluklar yeniden seslerle, korkularla dolacak.
Yürek kendisiyle götürdüklerini götürdüğü yerlerde bırakıp bizim istediklerimizle dönecek. “Unut geçmişi, bak sana bir başka gelecek getirdim” diyecek.
Yalnız düşüncelere dalmayacağız, rüzgâr kokan yağmurlu gecelerde.
Sarı ışıklı turuncu mehtabın uzaklaşıp kayboluşunda başka kayboluşların izini görmeyeceğiz.
Boşluklar yeniden seslerle, korkularla dolacak.
Yürek kendisiyle götürdüklerini götürdüğü yerlerde bırakıp bizim istediklerimizle dönecek. “Unut geçmişi, bak sana bir başka gelecek getirdim” diyecek.
“Götürdüklerini ne yaptın” diye sorarsak silinecek mi her şey?
Tek tesellimiz, dalgaların üzerinde kalmak mı olacak. Bir sandal gibi hiç ilerlemeden ve olduğu yerde yalpalayarak…
Rotamızı biz kendimiz çizemeyecek miyiz, gitmek istediğimiz yerlere değil de götürüldüğümüz yerlere mi gideceğiz. İçimizdeki tohumlar bizim isteklerimize göre değil hayatın isteklerine göre mi yol açacak.
Tek tesellimiz, dalgaların üzerinde kalmak mı olacak. Bir sandal gibi hiç ilerlemeden ve olduğu yerde yalpalayarak…
Rotamızı biz kendimiz çizemeyecek miyiz, gitmek istediğimiz yerlere değil de götürüldüğümüz yerlere mi gideceğiz. İçimizdeki tohumlar bizim isteklerimize göre değil hayatın isteklerine göre mi yol açacak.
Hayır. Biliyorum, benliğimizin gücü bu düşünceleri silecek. Unutturacak bize unutmak istediklerimizi.
Güzellikleri yeniden paylaşabileceğiz.
Ve paylaştıkça çoğalacağız.
Paylaşmamanın, çoğalamamanın bir güzelliği nasıl derin bir kedere dönüştürebileceğini sileceğiz hafızamızdan.
Rüzgârdaki ağaçlar, yağmurun damlaları, parlayan yıldızlar yeni bir yüzün sevilen çizgilerini andıracak.
Güzellilikleri sevinçle, kötülükleri öfkeyle fark edeceğiz.
Güzellikleri yeniden paylaşabileceğiz.
Ve paylaştıkça çoğalacağız.
Paylaşmamanın, çoğalamamanın bir güzelliği nasıl derin bir kedere dönüştürebileceğini sileceğiz hafızamızdan.
Rüzgârdaki ağaçlar, yağmurun damlaları, parlayan yıldızlar yeni bir yüzün sevilen çizgilerini andıracak.
Güzellilikleri sevinçle, kötülükleri öfkeyle fark edeceğiz.
Pencereden dışarı bakıyorum
Sabahın ilk kızıl, sarı, turuncu aydınlığı evlerin üzerine düşüyor.
Umut gibi, rüya gibi sakaktaki biriken sularda, altın tozları gibi parlıyor. Birkaç köpek koşuyor dışarıdan.
Bir şeyler daha yazmak istiyorum umut üzerine…
Jacques Dupin’in yazdıkları gibi; “Yürümek olanaksızlaştığında, ayaktır patlayan yol değil. Sizi aldatmışlar. Yalındır ışık. Ve tepeler yakın. Kapınızı çalarsam yanlışlıkla bu gece, açmayın. Açmayın daha. Yüzünüzün yokluğu tek karanlığımdır benim.”
Dışarıda ise yağmur yağıyor, içimdeki rüzgârla birlikte…
Sabahın ilk kızıl, sarı, turuncu aydınlığı evlerin üzerine düşüyor.
Umut gibi, rüya gibi sakaktaki biriken sularda, altın tozları gibi parlıyor. Birkaç köpek koşuyor dışarıdan.
Bir şeyler daha yazmak istiyorum umut üzerine…
Jacques Dupin’in yazdıkları gibi; “Yürümek olanaksızlaştığında, ayaktır patlayan yol değil. Sizi aldatmışlar. Yalındır ışık. Ve tepeler yakın. Kapınızı çalarsam yanlışlıkla bu gece, açmayın. Açmayın daha. Yüzünüzün yokluğu tek karanlığımdır benim.”
Dışarıda ise yağmur yağıyor, içimdeki rüzgârla birlikte…
2 yorum:
yazılarına serpiştirdiğin alıntılar, o kadar güzel bir bütünlük ve zenginlik katıyor ki, hem okuyor hem öğreniyor insan...
yazım budur...
teşekkürler nehiro...
Ben de sana teşekkür ederim hoş ve kibar sözlerin için...
duygular ve değerler bu işi iyi bilen ve çok güzel eserler bırakmış değerli kişilerin sözleri ve hayat görüşleriyle daha bir anlamlı oluyor.
Ve kullanıldıkça bu değerleri bir kere daha hatırlamak ve anmak ayrı bir haz variyor...
Bu arada öğretici oluyorsa bu da ayrı bir zevk tekrar teşekkürler...
Yorum Gönder