Blog Listem

3 Şubat 2009 Salı

kristal iğneler


KRİSTAL İĞNELER

Dünya nasıl doğru dürüst bir dünya olabilir?
Aşkı , dostluğu, çocuksu saflığı nasıl korumalı?
Adalet, eşitlik, özgürlük düşlerinin geçeğe dönüşmesi bu kadar mı güç?
Acımasızca geçen, geçmekte olan zamanı durdurmanın bir yolu yok mudur?
Nasıl yaşamalı, ne yapmalı ki, yaşam yaşanmaya değer bir şey olsun…

Bu sorular benim de sorularım. Sizin de olmalı!
Kaygılar çoğu kere benim içimi acıtıyor, düşlerime ortak arıyorum...
Aradaki görüş farklılıkları bu ortaklığa engel değil, tersine o “insanca”lık kaynağından herkesin beslenmesi gerekir.

Evet yaşamın derinliklerine indiğimde…
İnsanların, seslerin, ışıkların çekildiği zamanlara geldiğimde.
Kendi yıldızlarıyla çoğalan karanlık kâinat gibi uzak şimdi dünya…
Odunsu, limon, hanımeli ve gül kokularıyla bezenmiş tehlikeli yalnızlığımda, geçmişimizde geleceğimiz kadar muğlâk ve meçhul gözüküyor…
Hatalarımızı ve pişmanlıklarımızı çıkarırsak bizden geriye ne kalır.
Hayatımıza alev gibi ışıklar içinde giren nice insan, çarptığı yeri kanatan, ateşini kaybetmiş bir taşa dönmedi mi?
İşlenilen günahlar değil mi, bizi başkalarının günahkârlığına inandıran? Kendimizi affetmemizdeki bu korkunç hoşgörü değil mi, başkalarını affetmemizi bu kadar zorlaştıran…
Yeryüzünde dürüst birilerinin de olabileceğine inanıp onu mu aramalıyız, yoksa acının başladığı her yerde dürüstlüğün bittiğini kabul edip dürüstlüğü istemekten vazmı geçmeliyiz diyorum.
Böyle gecelerde…

Yağmur dindi bulutlar çözüldü…
Ay ışığı vuruyor odaya.
Gölgeler oyun oynuyor sanki alay edercesine…
Ölümün soğuk yüzü insanın gözlerine nasıl da vuruyor bazen…
Geçtiğimiz günlerde büroma gelen yaşlı amcamın gözlerini düşünüyorum…
Bir taraftan keder, ölümün acısı bir taraftan umudun belki bir yardımın çağrısı…
Yıllar önce 1993 yılında kızını ve torununun yitirmiş, bir trafik kazasında.
Anlatıyor, anlatıyor elinde evraklar “oku kızım oku” diyor…
Kaybettiklerinin cinayet gibi bir kazaya kurban gittiğini, alkollü sürücülere yapılan yargılamada verilen 4 yıl ağır hapis cezasının, 2 yıl 6 aya indirildiğini paraya çevrilemeyeceği kararı olmasına rağmen hapse giren suçlunun kısa bir süre sonra salını verildiğini anlatıyor…
Hafif mahzun, kederli gülümsemesiyle
Bu kadar zaman sonra hala adaletin yerini bulacağına inandığını, davanın yeniden açılması gerektiğini, dava zamanında kendilerinin haberleri olmadan kararlar verildiğini söylüyor…
Acılı gözlerle “ yeniden açılması için başvurdum ama reddedildi” diyor.
Ne yapmalı, nereye gitmeli, nereye başvurmalıyım derken gözlerinden 2 damla yaş süzülüyor…

Hepimiz kendimiz de olmayanı arıyoruz.
Ve hepimiz ancak kendimizde olanı buluyoruz.
Yaralanıyor ve yaralıyoruz.
Gökyüzü karanlık ve yıldızlar parlıyor…
Ruhumuz karanlık ve iyiliklerimiz mi parlıyor, yoksa geniş bir iyiliğin içinde kristal iğneler gibi parıldayanlar kötülüklerimiz mi?
Sonsuz, sessiz ve geniş bir iyiliğin içine mi yerleştirilmiş kötülüklerimiz, yoksa sonsuz kötülüğün içinde parlayan ışık demetlerimi iyiliklerimiz…

Ve biz bunlardan hangisini isteriz?
Amcamın gözlerinden inen damlalar 2 yıldız gibi düşüyor ellerinin üstüne…
Hadi diyorum yıldızlara, yardım edin bu ellere…
Açılabilir mi bu dava, suçlular bu defa cezalarını çekerler mi?

Sessiz ve mükemmel bir gece…
Ve, biri eksik.
Biri her zaman eksik.
Biri, geldiğinde bile eksik.
Öyle eksik ki yaşarken, bize dokunan herkesi eksiltiyoruz.
Yalnızlığımızla çoğalıp, kalabalıklığımızla eksiliyoruz…
Ve öylesine kalabalık ki yalnızlığımız.
Ne yana dönsek kendimize çarpıyoruz…

Bütün bu soruların, kaygıların özeti belki tek bir cümledir.
Mutluluk, ancak bütün insanlıkça paylaşılıyorsa sözü edilmeye değer…
Bu düş, gerçekleşebilir mi? Bilmiyorum!
Fakat bizi birleştiren ortak değerler bütün insanlığın ortak değerleri olduğunda, belki o zaman bizim yazdıklarımız, yaşadıklarımız, hayallerimiz ve düşlerimiz gerçek anlamlarını bulmuş olacaktır diyorum...

1 yorum:

atesinsesi dedi ki...

bütün ilaç tekelleri
iyimserdir aslında
kimsecikler istemez savaşı
dediklerine göre;tanrının cennetinde bile ilk şehitlere açılır kapılar.


unutulur zamanla
tayların tunç göğsüne kurşun sıkan ellerin titrediği
şarabi bir kedere sığınır ölüler bile...

sahi su dengeler mi ateşi?