Blog Listem

3 Mart 2009 Salı

GÜNDOĞUMU


Ya gündoğumları!

Akşamları severim. Hava sarar gibi olur saatler geçtikçe. Uzakta bir kızıllık belirir. Koyu mavi, sapsarı bulutlar, uzak ufuklarda parça, parça bulutlar görürüm.
Günü unuturum.
Şafak söker sökmez soğuk bir yandan, yeni doğmuş, taptaze bir güneşin acemi ılıklığı öbür yandan… Gitsem…Gitsem

Dönmeyeceğimi bile, bile gitsem ve gelmesem bir daha.
Dönmesem buralara. Dağlara sarılsam, denizlere sarılsam, doğayla yaşasam, rüzgârlar saçımı dağıtsa sularının ürpertisiyle buz gibi bir kum yangınına karışsam, yansam, yansam erisem...
Şafağı, ayazı, kulaklarımı sağır eden rüzgârları, kaçıp kurtulacağım, sesini bir daha duymayacağım insanların, bakışlarından tattığım ezikliği, kızıl gökyüzünü, parça, parça bulutları, yolları… Unuturum, unuturdum.

Bir seçimle yüz yüzeyiz.
Dayanaklarımızın sarsıldığını hissedince kaygı ve panik içinde geri mi çekileceğiz?
Tanıdık sularda demir taramanın ürküntüsüyle kaskatı kesilip tutukluğumuzu duygusuzluğumuzla mı örtüp saklayacağız.?
Böyle davranırsak geleceğin biçimlendirilmesine katılama şansımızdan feragat etmiş olacağız.
İnsan varlığının ayırt edici özniteliğini elden kaçırmış olacağız.
Kendi evrimimizi, kendi farkındalığımızla etkileyebilmeyi. Tarihin kör silindirinin önüne uzanıp, geleceği daha insanca ve adil bir toplumun kalıbına dökme şansımızı yitireceğiz.
Yoksa gerekli cesareti toplayıp, kökten değişiklik karşısında duyarlılığımızı, farkında lığımızı ve sorumluluğumuzu koruyabilmek için zorunlu olduğumuz cesarete sımsıkı sarılabilecek miyiz?

Küçük ölçüde olsa yeni toplumun biçimlendirilmesine bilinçle katılabilecek miyiz.? Umudum seçimimizin bu ikinciden yana olması.
Yeni bir şeyler yapmaya çağrılıyoruz, ayak basılmamış bir toprakla yüzleşmeye, kimsenin gidip de bize yol göstermek için dönmediği bir ormana dalmaya çağrılıyoruz.

Bu var oluşçuların hiçliğin kaygısı dedikleri şey.
Geleceğe doğru yaşamak bilinmeyene sıçramak demektir. Bu da hâlihazırda emsali olmayan ve pek az kişinin kavradığı dereceden bir cesareti gerektirir ki, bu cesaret umutsuzluğun karşıtı olacaktır.
Tıpkı bu ülkede yaşayan her duyarlı kişinin son 20-30 yıldır karşılaştığı gibi, umutsuzlukla yüz, yüze geleceğiz.
Cesaret daha çok umutsuzluğa karşı ilerleyebilme yetisidir.
Eğer kendi özgün fikrinizi ifade etmekten kaçarsanız, kendi varlığınızı dinlemezseniz, kendinize ihanet etmiş olacaksınız.
Ve sonuçta bütüne katkıda bulunmadığınız için ihanetiniz toplumunuza karşı olacaktır. Diyor…

Yaşadığımız günlere dönüyoruz. Küresel politikaların bütün dünyada uygulanmaya başlaması ile birlikte, kent politikalarının odağındaki “yurttaş” kavramının yerini “müşteri” kavramının aldığını görüyoruz.
Görevi yurttaşlarına sağlıklı, güvenli yaşam alanları sunmak olması gereken yerel yönetimlerin, sosyal politikalardan uzaklaşmalarına şahit olmaktayız…
Bu uygulamalar sonucunda siyasal iktidarın yerel yönetimler eliyle politik birlikteliklerini güçlendirmekte, kendi “elitlerini” yaratmakta, diğer taraftan da toplumu kendi ideolojik yaklaşımı doğrultusunda şekillendirmeye çalışmakta olduğunu görüyoruz.

Kentler, yönetilmeyi ve yalnızca hizmet almayı bekleyen değil, kent yaşamını ortaklaşa bir etkinlik alanı olarak gören, ortak sorunlar karşısında birlikte hareket edebilen, katılım ve paylaşımla yaşanabilir yerler haline gelebilmelidir…
Kentlilerin yaşadıkları yeri sahiplenebilmelerinin temelinde, kent yönetiminden sorumlu olan kimselerin karşılıklı güven ortamının sağlamasının yattığı açıktır. Kentliler ancak bu güven ortamında yönetime katılabilirler…
Kamu yararını öne çıkaran toplumcu bir belediyecilik anlayışının yeniden “iktidar” olmasının yolu, kentin bütününü kucaklayacak olan programı, kentin diğer aktörleri ile birlikte oluşturmaktan geçmektedir…
Bu kapsamda aklın ve bilimin önderliğinde birlikteliği yeniden inşa, halkın sorunlarına sahip çıkmak ve çözüm üretmek, “yerel iktidara” giden yolda önemli bir aşama olacaktır.

Yaşadığımız kentlerde insanı temel alan, kültür ve sanata kaştı saygılı, demokrasiyi ve katılımcılığı içine sindirmiş, cumhuriyet değerlerine sahip çıkan, belediyeleri “gericiliğin” ve “tarikatların” oyun alanı olmaktan çıkaracak kent yönetimlerinin iş başına gelmesi için, enerjilerimizi cesaretimizi ortaklaştırmak ve bu konuda toplumu aydınlatmak ve uyarmak hepimizin özellikle bizlerin ortak sorumluluğu olmalıdır…

Özellikle basın özgürlüğüne yönelik dünyanın hiçbir yerinde eşi görülmeyen gazetecileri, gazeteleri okurlarıyla birlikte hedef haline getiren yaklaşımların olduğu bu günlerde her birey, her yurttaş olarak üzerimize düşen görevin farkında olmakla işe başlayabilir… Tüm isyanımızı sandık başında oy olarak dile getirebiliriz…

Yaşanılası kentleri biz kendimiz yaratacağız…
Cesaret ise umutsuzluğun karşıtı olacaktır her zaman…
Hepimize onurlu bir yaşam öyküsü.
Umutla umutsuzluk…
Yaşamla hüzün…
Akan bir ırmak gibi…


6 yorum:

kırlangıç dedi ki...

selamlar...
buralardayım şimdilik,
şimdi geldim yada,
yada geldiğim şimdi olacak
ve ben o şimdi-yi çok istiyorum.
barışacağım galiba yaşamla,
galiba elimden tutacak gibi...
***
öteye götüreceklerimi yusuf abi ye verdim bu sabah. bana, benim gitmeme gerek kalmamıştır sanırım...
en azından bir süre...
buralarda olmak istiyorum ve buralarda olmayı seviyorum...
geleceğim ve ödeyeceğim tüm gelmemişliğimi...

nehiro dedi ki...

Ve hoşgeldin...
Düne, bu güne, yarına...
adım atmak başlamak demektir.
Her zaman sizi görmekten mutluluk duyarız...

MAVİ UMUT dedi ki...

Paylaşımınız için teşekkür ederim.
Çok ayrıntılı ve farklı bir açıdan yaklaşmışsınız. Kesinlikle buna katılıyorum. Fakat bazı kadınların birazda hiçbirşeye direnmediğini düşünüyorum, daha güçlü, daha duruşu olan kadınların çok fazla çoğalmasını çok isterdim doğrusu.
Bir çok kadın insanlığının, ve haklarının farkında bile değil. Birçoğuda teslim olmuş durumda. Birçoğu belki bezmiş yorgun, belki bu kargaşada kişiliği yanlış yönde gelişmiş doğruları karışmış, her ne olursa olsun kadınlar içinde çok güzel örnekler olmalı ve çoğalmalı. H.AVşar bile bunu derse biz ne yapalım dememeli kadınlar.
Fakat aklı başında kadınların bile tercihlerinin bu kadar bozulup maddiyatı seçmek adına hiç olmaları bana daha üzücü geliyor.
Bunca asır geçmiş ama bazı evrimler hala gerçekleşmiyor, kadınların çok daha bilinçli, hakkını hukukunu bilerek en adaletli güzel yaşamı seçecek duruma gelmelerini yürekten diliyorum. Ve keşke kadınlar her meta da vücutlarının kullanılmasına izin vermeseler. Birazda erkek egemen dünyaya kendileri katkıda bulunuyor gibi geliyor bana.
Yorumunuza çok teşekkür ederim.

nehiro dedi ki...

BLOGUNUZDAKİ CEVABI BURAYA DA KOYARAK NEZAKET GÖSTERMİŞİNİZ. TEŞEKKÜR EDERİM.
Ben genelde konuları çok fazla özele indirgemede bir bütün olarak gördüğüm için, farklı bir açıdan yaklaşmış gibi görünsemde aslında konunun temeli ne yazık ki yazdıklarım...
Bir çok kadının insanlığının ve kadınlığının farkında olamamsı dediğim gibi onların suçu değil ne yazık ki... İçinde yaşadığımız düzenin, Türkiye'nin ve dünya milletlerinin suçu...
Direnme yi bilmeyen insanlara bunu öğretecek örgütler olmadığı sürece kadınlarımız direnemez...
Ve bizim sistemimiz buna izin vermez... Onların çoğalması bir çığ gibi büyümesi ancak örgütlenerek ve örgütlü toplum yaratarak olabilir. Sanmayın ki bahsettiğim o kadınlar halinden memnun...
Ama onlara televizyonlardan bir tüketim ve çılgınlık toplumu olarak gösterilen o verdiğiniz örnekler onlara model oluşturuyorsa bu onların değil bu televizyonları bu hale getirenlerin suçu ne yazık ki...
Ki ben burada yani Batı'da İzmir gibi bir kentin ilçelerinde 7 yıldır lelektriksiz ve susuz evinde oturan insanları biliyorum... Bu insanlar direnmeyi ve bir başka hayat olabileceğini nereden öğrenebilir sizce?
Sonuç olarak bizim o güzel dileklerimiz ne yazıkki bu sistem böyle devam ettikçe güzel bir temenniden öteye geçemeyecektir...
Yoksa hiç bir kadının erkeke egemen bir dünyaya isteyerek katkıda bulunmayıistediğini sakın düşünmeyin. Bu doğaya aykırı...

MAVİ UMUT dedi ki...

Tüm dünya da ve ülkemizdeki kadınların insanlığa yakışır bir hayat,eşitlik, daha huzurlu bir yaşam hakkına sahip olabilmesini diliyorum.
Kadınlar günü'nüzü kutluyorum.
Kandiliniz mübarek olsun.

Gün doğumu ve batımı..çok severim.

Doğada bu ikisi arasında nasıl bir farklılık oluyor biliyormusunuz. Gün doğumunda güneşin ilk ışıkları dünyaya düşmeye başlarken kuşlar cıvıldamaya başlıyor, otlar dallar üstünde zümrüt gibi çiğ taneleri..fakat gün batarken tam bir sessizlik oluyor...

nehiro dedi ki...

iyi dilekleriniz için teşekkür ederim...
bende dileklerin temenniden öteye geçtiği bir sistem değişikliği diliyorum tüm insanlarımıza...
Gün batarken de cıvıl cıvıl öten bir grup kuş var bilirmisiniz?
Sessizliği şakımalarıyla düğün yerini andıran...