Kadınlarımız
“Eğer kadın, değerli bir şey olsaydı, Tanrının eşi olurdu.”
Gürcü bir atasözüyle başladım, Bir 8 Mart sonrası, bu haftaki yazıma.
Dil, düşüncenin sadece taşıyıcısı değildir, yaratıcısıdır aynı zamanda. Hangi dile sahipsek, o dilin bakış açısıyla algılayabiliriz, dünyayı. İnsanı ele veren ise kullandığı dildir. “Dil ete saplanmış "diyor Paul Valery
Yaşadığımız toplumda, var olan egemen değerler, iktidar biçimleri, dilde kendini ortaya koyar.
Meta üretimine dayanan sistem ve erkekler, özel alanın sorumluluklarını kadına yükleyerek, bu sorumluluklardan kendilerini sıyırmışlardır.
Bu sorumluluklar ve buna uygun rol ve kimlikleri benimsetmek için kullanılan tek yöntem, “güç kullanmak” değildir.
Dil, düşüncenin sadece taşıyıcısı değildir, yaratıcısıdır aynı zamanda. Hangi dile sahipsek, o dilin bakış açısıyla algılayabiliriz, dünyayı. İnsanı ele veren ise kullandığı dildir. “Dil ete saplanmış "diyor Paul Valery
Yaşadığımız toplumda, var olan egemen değerler, iktidar biçimleri, dilde kendini ortaya koyar.
Meta üretimine dayanan sistem ve erkekler, özel alanın sorumluluklarını kadına yükleyerek, bu sorumluluklardan kendilerini sıyırmışlardır.
Bu sorumluluklar ve buna uygun rol ve kimlikleri benimsetmek için kullanılan tek yöntem, “güç kullanmak” değildir.
Deyimlerde, atasözlerinde, şarkılarda, romanlarda, filmlerde kısaca tüm kültür ürünleriyle de bu yaratılır.
Bunlarla beslenen kadınlar, bu kimliği hiç sorgulamadan içselleştirir.
Cins ayıran bir toplumun, dili de cins ayırır bir anlamda. “Kaşık düşmanı”, “Cadaloz”, “Histerik”, “Erkeğin elinin kiri”, “Dırdırcı” olan hep kadınlardır.
İyi olan, insanla ilişkili olan her şey ise “Adam gibi” dir.
“Aslan” sıfatına bile, erkeksi bir anlam yüklenmiştir. Kadının iyisine ise, özünde cinsiyeti reddettiği için bir aşağılama olan “Erkek gibi kadın” denir.
Bir erkeğin kadına benzetilmesi ise aşağılamadır. Tüm erkekler “Karı gibi” olmaktan kaçarlar. Erkek çocuklarına Şahin, Kartal gibi sertliği ve gücü çağrıştıran isimler verilirken kız çocuklarına Duygu, Hülya gibi yumuşaklığı, pasifliği çağrıştıran isim konur.
Kadının rolünün sadece analık ve ev kadınlığı olduğu, erkeklerin onların üzerinde her türlü tasarruf hakkına sahip olduğu sürekli telkin edilir.
“Cennet anaların ayakları altındadır”, “Yuvayı dişi kuş yapar”, “Kızını dövmeyen dizini döver” gibi.
Bunlarla beslenen kadınlar, bu kimliği hiç sorgulamadan içselleştirir.
Cins ayıran bir toplumun, dili de cins ayırır bir anlamda. “Kaşık düşmanı”, “Cadaloz”, “Histerik”, “Erkeğin elinin kiri”, “Dırdırcı” olan hep kadınlardır.
İyi olan, insanla ilişkili olan her şey ise “Adam gibi” dir.
“Aslan” sıfatına bile, erkeksi bir anlam yüklenmiştir. Kadının iyisine ise, özünde cinsiyeti reddettiği için bir aşağılama olan “Erkek gibi kadın” denir.
Bir erkeğin kadına benzetilmesi ise aşağılamadır. Tüm erkekler “Karı gibi” olmaktan kaçarlar. Erkek çocuklarına Şahin, Kartal gibi sertliği ve gücü çağrıştıran isimler verilirken kız çocuklarına Duygu, Hülya gibi yumuşaklığı, pasifliği çağrıştıran isim konur.
Kadının rolünün sadece analık ve ev kadınlığı olduğu, erkeklerin onların üzerinde her türlü tasarruf hakkına sahip olduğu sürekli telkin edilir.
“Cennet anaların ayakları altındadır”, “Yuvayı dişi kuş yapar”, “Kızını dövmeyen dizini döver” gibi.
Evet, tarih boyunca egemenlik ve sömürü ilişkilerini içinde barındıran toplumlarda, kadının ezilmişliği de, egemen olanların çıkarları doğrultusunda körüklenmiş, pekiştirilmiştir.
Kabul etmeli ki hiçbir iktidar yani güç, zor yoluyla uzun süre varlığını sürdüremez. Bu nedenledir ki bu gün, kadınların yaptıkları işlerin, yada yapamadıklarının “Kadına özgü” olduğu benimsetilmektedir.
Nasıl mı? Bunu yapmak için her yol mubahtır.
Zorla, baskıyla, şiddetle, iyilikle, yasalarla, gelenek ve göreneklerle, eğitimle, dille, dinle
Kabul etmeli ki hiçbir iktidar yani güç, zor yoluyla uzun süre varlığını sürdüremez. Bu nedenledir ki bu gün, kadınların yaptıkları işlerin, yada yapamadıklarının “Kadına özgü” olduğu benimsetilmektedir.
Nasıl mı? Bunu yapmak için her yol mubahtır.
Zorla, baskıyla, şiddetle, iyilikle, yasalarla, gelenek ve göreneklerle, eğitimle, dille, dinle
Burada kaygı verici olan, kadınlar yoluyla yine kadınların ikinci cins olarak yetiştirilmeleri değil midir?
Kadın eğitimciler, yolu ile cins ayırımcı eğitimin verilmesi değilmidir?
Kadın olmaktan kaynaklanan sorunların farkına varmak yetmez. Aynı zamanda kadın bilincini oluşturarak, bulunduğumuz her alanda, kadın tarzıyla politikalar yapmak gerekir.
Yani erkek gibi kadın olmak değil sadece bilinçli kadın olmak gereklidir.
Kadın eğitimciler, yolu ile cins ayırımcı eğitimin verilmesi değilmidir?
Kadın olmaktan kaynaklanan sorunların farkına varmak yetmez. Aynı zamanda kadın bilincini oluşturarak, bulunduğumuz her alanda, kadın tarzıyla politikalar yapmak gerekir.
Yani erkek gibi kadın olmak değil sadece bilinçli kadın olmak gereklidir.
Tüm kadınlar sadece “Eş, anne, ev kadını” konumlarından sıyrılıp tüm engellemeler ve eşitsizliklere rağmen, hayattaki duruşlarını farklılaştırıp politik veya sosyal alanda yer almak ve söz sahibi olmak için mücadele etmelidir.
Ayrıca bugünlerde, kadınlar farklı bir ayırımcılıkla daha uğraşmak zorundadırlar, örtülü-örtüsüz, kapalı- açık, ayırımcılığı, bu sıfatlar giderek en çarpıtılmış bir biçimde, “dindar ve günahkar”, “ahlaklı ve ahlaksız’a” dönüşürse hiç şaşmamak gerekir, günümüz koşullarında.
Ayrıca bugünlerde, kadınlar farklı bir ayırımcılıkla daha uğraşmak zorundadırlar, örtülü-örtüsüz, kapalı- açık, ayırımcılığı, bu sıfatlar giderek en çarpıtılmış bir biçimde, “dindar ve günahkar”, “ahlaklı ve ahlaksız’a” dönüşürse hiç şaşmamak gerekir, günümüz koşullarında.
Kadın yaşam serüvenine çok, çok gerilerden ve çok gecikmiş olarak başlamaktadır. Aradaki mesafeyi ve süreyi kapatması için, devamlı koşması, daha hızlı koşması gerekir.
Hayatın hiçbir alanında değil, ama yine bugünlerde, gündemde olan Sosyal sigortalar ve Genel sağlık sigortası yasasında kadınlar ve erkeklere eşit davranılmış.
İyi gibi algılanan bu durumun, içyüzü hiç böyle değil. Yasadaki bu sözde eşitlik kadınların hayat şartlarını daha da zorlaştırıp kadınların evlerine, babalarına ya da kocalarına daha bağımlı hale getiriyor. Diğer yandan emeklilik yaşları kadınları erkeklerle eşit hale getiriyor. Yani ölüme yakın emekli olun deniyor. Yani gerçek hayatta olmayan, soyut bir erkek- kadın eşitliği.
Hayatın hiçbir alanında değil, ama yine bugünlerde, gündemde olan Sosyal sigortalar ve Genel sağlık sigortası yasasında kadınlar ve erkeklere eşit davranılmış.
İyi gibi algılanan bu durumun, içyüzü hiç böyle değil. Yasadaki bu sözde eşitlik kadınların hayat şartlarını daha da zorlaştırıp kadınların evlerine, babalarına ya da kocalarına daha bağımlı hale getiriyor. Diğer yandan emeklilik yaşları kadınları erkeklerle eşit hale getiriyor. Yani ölüme yakın emekli olun deniyor. Yani gerçek hayatta olmayan, soyut bir erkek- kadın eşitliği.
Yasadaki bu sözde eşitlik bizleri daha da gerilere atıyor.
Fırsat eşitliğinin olmadığı yerde, iktidara karşı bir duruş yaratmak için, ezilen tarafa öncelikler yaratmak gerekir. Böyle bir pozitif ayırımcılığa gerek yok mu sizlerce?
Biz kadınlar “Kadınlar da vardır” imajını yaratmak için değil; özgül sorunlarımıza sahip çıkarak, bulunduğumuz her alanda, kendi kimliğimizi, bilincimizi ve tarzımızı biçimlendirerek yer almalıyız.
Her şey suskunluğumuzla başladı.
Konuşmaya, sorgulamaya ve mücadele etmeye başladığımızda ise bitecek
Çünkü
Kadının, kendi bedeni üzerinde erkeğe, aileye, topluma tasarruf yetkisi verilmiş olmasını yüzyıllardır sineye çektikten sonra artık bu gün bu duruma isyan etmesinin zamanı gelmiş te geçmektedir diyerek bir de nazım usta’nın şiirlerdeki kadın’a bakalım
Fırsat eşitliğinin olmadığı yerde, iktidara karşı bir duruş yaratmak için, ezilen tarafa öncelikler yaratmak gerekir. Böyle bir pozitif ayırımcılığa gerek yok mu sizlerce?
Biz kadınlar “Kadınlar da vardır” imajını yaratmak için değil; özgül sorunlarımıza sahip çıkarak, bulunduğumuz her alanda, kendi kimliğimizi, bilincimizi ve tarzımızı biçimlendirerek yer almalıyız.
Her şey suskunluğumuzla başladı.
Konuşmaya, sorgulamaya ve mücadele etmeye başladığımızda ise bitecek
Çünkü
Kadının, kendi bedeni üzerinde erkeğe, aileye, topluma tasarruf yetkisi verilmiş olmasını yüzyıllardır sineye çektikten sonra artık bu gün bu duruma isyan etmesinin zamanı gelmiş te geçmektedir diyerek bir de nazım usta’nın şiirlerdeki kadın’a bakalım
…..
kadınlar, Ve kadınlar
kadınlar, Ve kadınlar
birbirlerinden gizleyerek
bakıyorlardı ayın altında
geçmiş kafilelerden kalan öküz ve tekerlek ölülerine.
Ve kadınlar
bizim kadınlarımız:
korkunç ve mübarek elleri
ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
anamız, avradımız, yarimiz
ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen
ve soframızdaki yeri
öküzümüzden sonra gelen
ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki
ve kara sabana koşulan
ve ağıllarda ışıltısında yere saplı bıçakların
oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan
bizim kadınlarımız …..
Daha eşit günlere kadar...
Daha eşit günlere kadar...
Görsel: Nihal UMUTLU (MEKAN, BİRGİ)
1 yorum:
kırlangıçlar
:)
Yorum Gönder