Blog Listem

11 Ağustos 2009 Salı

korku

AĞLAYACAĞIM

Öyle bir ağlayacağım ki
Dağıtacağım bulutları
Uçuracağım göçmen kuşları
Öyle bir yazacağım ki
Yürek dolusu sevdamı
Arıtacağım yeryüzünden öfkeyi, intikamı…

“Canımsın, der canımsın, sen benim ilk ve tek sevdiğimsin.
”Kime? Bilmez ki…
İnsanın en büyük becerisi de bu işte, yalan üretmek ve ürettiği yalanlara inanmak…Yaşayabilmek için muhtaç olduğu direnci yalandan alıyor sankiBelleğin sızısını ancak böyle dinlendirebiliyor…Korkuyor…
Korktukça sözün, dilin, bedenin, aklın, geçmişin, geleceğin tek sahibi sanısıyla mevcudiyetini hayatlarımızın ortasına atıyor.
Bir ter basıyor ki bedenini, cesaret nedir?
Uygarca hareket nedir?
Sevgi nedir?
İşte o zaman ağlıyorsun
Diyorsun
Ben insanı sevdim
Toprağı sevdim, gökyüzünü sevdim, güneşin batışını sevdim
Bir ters hareketim yoktur şu güne kadarUmuda, kadere ve sanata!...
Peki, nedendir sevginin ayaklar altına alınması durumu

Geceler sabahları getirmiyor artık… Bu ben değilim, ben olamam… Sevgi bunun için mi? Acı çekmek, üzülmek ve saygı görmemek için mi?
Hayır, sevgi emek ister, ihtimam, saygı ve özen ister.
Gösterilmeyen her emek, her yapılan saygısızlık, alır götürür yerine konamayan değerleri…

Bu yürek, bu sevgi ağır geliyor olabilir, bana, sana ya da başkalarına.
Hayat ta ağır gelebilir.
Zaman da
Kaçmak kurtulmak istersin
Yeni bir ülke yok ama kaçamazsınız.
Ya da yeni bir yürek de yok, eskisini atıp yerine yenisini koyamazsın.
Yaşamak yalansız ve kendi olarak yaşamak.
Ve yaşadığını yalansız anlatmak.

Cesare Pavese’nin Yaşama Uğraşı” adlı kitabında ki satırları okuduğumda gece yüzünü çoktan sabaha dönmüştü.
“Bir insan olabilmek bu apayrı bir olgu, şans, cesaret, istek gerektiren bir olgu. Özellikle dünyada başka hiç kimse yokmuş gibi yalnız kalabilme cesaretini gerektiren. Ve yapmak istediğini düşünmek yalnızca…”

Okumayı bırakıp yazmanın zamanı şimdi.

İnsan sevgisi dilimizden, dillerden düşmez.
Zaman zaman en duygusal sözcükleri kullanarak sevgimizi açıklamaya, ifade etmeye çalışırız. Salt sevgi sözcüğünü dillendirmek, yazmak, sevgiyi kanıtlar mı?.
Hatta ifade eder mi?

Hayır, sevginin kanıtı davranışlardır.
Sevgi davranışlarda görüntülenir.
Sevginin sadece dudakta kalmasının kime ne yararı var…

Yüreğe ve beyine yansımadıktan sonra!
Sevgi, saygıyı, özveriyi, paylaşmayı, bencil davranmamayı en önemlisi de bence güvenmeyi içerir.

Bizler yaşamayı amaçlarken ve bir yaşam içinde hedeflere ulaşmaya çabalarken çok küçük yaşlardan itibaren edindiğimiz değerlerin bizi belirlediğini biliyoruz. Tanıştığımız ilk değerde “güven” bana kalırsa. Güvenmeyi ana karnında bize sunulan o sıcaklıkta öğreniyor, sonra hayatın ayrıntılarında alıştırma yapıyoruz.Özel ilişkilerimiz de, dostluklarda hatta iş ilişkilerimizde…
Kendi özel yolculuklarımıza onunla çıkıyoruz.
Genelde kısa vadeli sözler verilir.
Kısa vadeli çözümler üretilir
Ya güven unsuru?
Bir kez sarsılmaya görsün
Sonra kırık dökük yürür her şey.
İşte bunun için verilmeden, söylenmeden önce sözlerin dibe çökmesini beklemek gerek…
Ağızdan çıkan söze sahip olmak güçtür.
Sorumluluklar gibi sözler de size aittir.
Kapıyı açmak değil, eşiği geçmektir önemli olan.

Güvensizlik ilişkiye geçit vermeyen, yolu tıkanmış bir kaya gibidir.
Güven kötü kullanılmaya dahası bir yaşam biçimi olup, küçük ama inatçı ağrılar gibi bizde yer etmeye başlamışsa durum gerçekten vahim demektir.
Yine karamsarım galiba doluyum gözyaşlarım ve kalemimle bu akşam…

Yüreğiniz korkusuzca çarptıkça.
Böylesine korkusuz yaşam enerjisini yüreğinizde taşıdıkça
Sevginin, doğruluğun egemenliğini ilan edeceğiz.
Kim demiş karanlıklar çoğaldı diye…
Yıldızlar parlıyor
Öfke değil, intikam değil, gökyüzünde dalgalananlar
Kalemimiz yazdıkça ve buna inandıkça dalınır mı umutsuzluğa, korkakça düşünülür mü.
Hem de bu ortamda, bu devirde, aydınlanmaz mı kör karanlıklar.
Dünyanın en büyük mutluluğu başlamaktır. Çünkü yaşamak her zaman, her dakika, yeniden başlamak demektir.

Hepimiz bir gün sınırlarımızı aşmak ve kendimizi güvenle öne çıkarmak için ani bir duyguyla karşı, karşıya kalırız. Bir başka kimliğe bürünmek için değil, ama daha çok kendimizdeki en iyiyi ortaya koymak için.

Zordur köprüleri yakmak.
Sıradan sabahların mahmurluğuna alışmışlar için, bir şafak vakti aniden geçmişinden ve bu gününden vazgeçmek ve içinde her nasılsa saklamayı başarmış, bir yarın heyecanının kanadına tutunarak havalanmak cesaret ister.
Kurulu düzen öylesine rahat, öylesine huzur doludur ki, ruhunda gömülü fırtınaları, aylarca yağmamış yağmurlar gibi yağdırıp, dörtnala ileri atılmak, yaman bir karara dönüşür.

Zordur köprüleri yakmak.
Zordur insanın onca zaman emekle kurduğu ne varsa hiçe sayıp, mağlup ama mağrur bir komutan edasıyla yeni seferlere niyetlenmek.
Yeni bir gelecek uğruna bu gününden vazgeçmek korkutur insanları.
Köprüleri yakmak cesaret ister.
Ama siz kararsız dururken köprünün karşısından ışıl, ışıl yeni bir hayat umudu inatla gülümser insana…

Bir aşabilsek beynimize, kalbimize koyduğumuz bu köprüleri.
İçinde korkak siluetler halinde gezinip durduğumuz bu koca zindanı beynimizden defedip, tutkunun ateşten yelelerine sımsıkı yapışarak korkusuzca düşünmek, sevmek, yaşamak istiyoruz.
Kafamızın içine kurulu köprüleri yıkıp, özgürlüğün o sınırsız bahçesine düşündüğümüzü ağız dolusu haykırıp, asi nehirler gibi akıp, doludizgin at koşturmak istiyoruz.

Aslında umutsuzluğun umudundan başka bir şey değil bu.
Ve bu değerlerin savunucusu olarak sevgimi korumak ve yok olmasını önlemek için yaşamamayı uygun görüyorum bu gün.
Yaşamadan kalbimde yaşatarak, anısına saygı göstererek, yıldızlarımın güneşini batırmadan devamlı parlamasını sağlayacağım…
Yarın mı?
Bilmiyorum…

Hiç yorum yok: