Blog Listem

15 Ekim 2009 Perşembe

MERHABA


MERHABA

Nereden başlamalı?
Adettendir kimi yazılara bilhassa da ilk yazılara bir “giriş” yazılır…
“Düşler Ülkesi” ilk göz ağrımız bir sunuş yapmaya “elimiz mecbur”

Hatta galiba iki kere mecbur zira içeriği bir yana şekli, şemali üzerine birkaç şey söylemek gerekiyor.
Peki, nereden başlamalı?

Düşler ülkesini ilk tanıdığınız 2007’den başlayıp 2009’un Mayıs’ına kadar devam eden yolculuğundan mı?
Yoksa ilk yazılardaki sanat, insan, doğa, sevgisiyle birleşen, taraf olduğumuz olguların bizim için ne ifade ettiğinden mi?
Ya da o ilk günlerde güzel yurdumda değişen iyiye, güzele paralel giden metinlerden, onları nasıl, niye seçtiğimizden mi?

Belki de, Erkin Koray’ın “mesafeleri”yle ve Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “İnsan insandır ve bu da oldukça güç varılacak bir merhaledir” cümlesiyle başlanabilinir.
Veya Aşık Daimi’nin “Ben bir insanım’’ıyla birlikte William S. Burroughs’un “insan isim değildir, sıfattır” deyişiyle.

Ya da belki de, Susan Sontag’ın bu kitabı hazırlarken zihnimizde dolanıp, duran bir deyişinden başlamalı “Biçim, içeriğin faaliyet alanıdır”
Bu noktada soluklanıp “Bahçe filozofu” Epikür’ün izde’i Jean Marie Guyeau’ya kulak vermekte fayda var galiba:
“Bütün duyular güzelliği takip eder. Duyguyu, düşünce ve iradeyi harekete getiren aynı zamanda bunların kaynaşmış etkilerine bağlı bir haz uyandıran her izlenim güzeldir.

Nerden başlayacağımızı düşünürken nerelere geldik. Tabii ki kaldığımız yerden devam edeceğiz.
Umutla, sevdayla, sanatla, sevgiyle, düşle, rüyayla…

Bir çığlık yankılanıyor gecenin karanlığında.
Bir kuş sürüsü ağaçların ardında…
Okunmuş ve duyulmuş sözlerin peşine takılmış gibiyim karanlıkta sevdaların, çözülmeyen bilmecelerin yazılmamış şiirlerin izini sürüyorum.

Sessiz bir çoğunluk adım adım izliyor beni!
Sislerin içinden doğan güneş, dağ çiçekleri tek tek sönen yıldızlar…
Yeşil bir denizi düşlüyorum…
Ne kadar özlemişim kalemin, kâğıtla buluştuğu bu beyaz boşluğu, akıp giden harfleri, kelimeleri, cümleleri ve beni okuyanları… Tanıyanları… Bekleyenleri…

Saate bakıyorum.
Yepyeni, masmavi bir günü beklerken ay yüzlü kâğıt duruyor masanın üstünde…
Renk renk çiçekler beliriyor beyazın içinde,
Değişken bir iç bükey maviliğinde sınırsız bir tutku yeşeriyor birden…
Güzel yurdumu düşünüyorum… Bıraktığım zamandan bu zaman neler değiştiğini…

Yurdumun kör karanlığını içine çekmek isteyenler dalga dalga yayılmakta hala…
Korku imparatorluğu devam ettirilmekte, ateşlenmekte sürekli… Aydınlar, yazarlar, yargıçlar, savcılar, eğitimciler hala dolduruyor odaları…
Rengi uçmuş yüzler, kesik kesik hıçkırıklar, hüzünler…

İçimizdeki bitmeyen acılar şarkı söylüyor adeta sonbaharın esintili sabahlarında…
Yok olan doğa, ormanlarımız, denizlerimiz, göllerimiz, ovalarımız ve geleceğe ilişkin kaygılarımız, öfkelerimiz sıcak duruyor…
Taze çiçeklerin üstüne düşen sonbahar yapraklarının yanında, fıstık çamı ağaçları ve 16 köyün bulunduğu Kozak yaylasında sondaj çalışmaları başlamış.
Ayvalık, Burhaniye, Edremit içme sularına siyanür karışacak.
Oradan Niğde ve Munzur’a gidiyoruz. Düşüncelerinin bir tarafı olan halk, altın avcılarına direniyor. Polis halkın direnişini kırıyor. Halk eylem yapıyor. 59 kişi gözaltına alınıyor. Suçları nedir bu insanların?

Çok uluslu altın avcılarının yurdumuzu terk etmelerini istemeleri!

İçimde bir sızı, bahçedeki yeşil, çimen denizini izlerken…
Ah benim güzel yurdum… Ne güzel açıyor mor, sarı menekşeler, kasım patları.
Kendi şarkılarını söylüyor mavi ve aydınlık sonbahar sabahında…
Yaşama ve sevgiye dair ne varsa ellerinde bize öğretmeye çalışıyorlar çevre bilincinde…

Ey yurdum insanı uyan!
Ceylan öldü. Lice’li Ceylan. 12 yaşında. Bir havan mermisiyle vücudu paramparça oldu. Bedeninin her bir parçasını dağıldığı yerden almaya kimse gelmeyince Ceylan’ın anası köylülerle birlikte yavrusunun parçalarını eteğinde topladı. Karakolun bahçesine götürdü.
Ben bunları okurken içim acıyor, ya sizin?
Ya medya’nın?
Herhangi bir artistin yakını ölse anında bütün gazetelerde, televizyonlarda…
Ceylan Öldü… Nerede?
Bu ölen ne ilk Ceylan… Ne de son Ceylan…

Gecenin sesini dinlerken, bunca faili meçhulün neden ortaya çıkmadığını düşünüyorum…
Nerede sendikalar, nerede demokratik kitle örgütleri?
Neden suskun benim ülkemin aydınları…
Artık sessizlik bile bizim değil

Güneş batacak, yine yıldızlar parlayacak bir umut olur mu söylediklerim yaşama, geleceğe dair.
Okulsuz köyler, satılan böbrekler…
Bir insan böbreğini nasıl satar?
İnsanlar aç kalmaya görsün, her şeyini satar. Böbreğini de, gözünü de…
Nerede ekonomiyi yönetenler? Bu ülkede insanlar kredi borçlarından kurtulmak, düğün dernek kurmak için böbreklerini satıyorlarsa onlar ne yaptıklarını düşünüyorlar.

Sabahı bekliyorum umutlarımı çoğaltarak…
Bir gerçeğin nereden geldiğini düşünmek, sanata ve güzelliğe sığınmak kırlangıçların uçmaya hazırlandığı bu saatlerde başlıyor.
Gözlerimi yumuyorum, günün ilk ışıklarını beklerken…
Hafif esintili bir sabah başlıyor yağmurla yıkanmış bir gecenin ardından.
Karanlık yırtılıyor.
Aydınlık bir çizgi ufukta görülüyor
Çiçek açmış kirpikleriyle; ıslanmış yüzleriyle…
Ülkenin aydınlık yarınları ve koşan gençlerini
Aydınlığa açılan pencereden görüyorum…
İstanbul’da Kartal’a dikilecek ünlü ney ustası Neyzen Tevfik heykelini, Antalya’da yakılan Altın Portakal heykelinin yerine bıkmadan yenisini dikileceğini, yok edilen Şükrü Saracoğlu anıtının yeniden kentimizde Ulus parkında yapıldığını…

Sanat yapıtını yok etmenin insanlık suçu olduğunu yazmak istiyorum duvarlara…

Her zaman duymak istiyorum kentimizin semalarına yükselen Carl Orff’un ölümsüz sahne kantatı “Carmina Burana”nın nağmelerinden dökülen “Her varlığın yaratıcısı doğadır, kaderlerin bile” teması üzerine insanın alın yazısının yükseliş ve alçalışlarını anlatan nağmeleri…
Alkışlıyorum nağmeleri seslendirenleri, küçük bir mekânda ki bu dev başarıyı…

Okunmuş ve duyulmuş sözlerin peşinden koşar adım gidiyorum işte…
Okunmamış ve yazılmamış yazı ve şiirlerimle geliyorum işte…

Düşçe kalın…

GÖRSEL: Volkan Kemal

2 yorum:

Murat Özhan dedi ki...

Seni yeniden bu sayfalarda görmek güzel.

Her gecenin bir sabahı, her umutla bekleyişin bir sonu mutlaka vardır ve her şey insanla güzel,anlamlı.
Buna rağmen, herhalde dünyanın en zor işi de insanı dönüştürmek..

Bu bilinçle, bu umutla, bu inatla...

Yürüyelim...

Sevgilerle..

Küçük bir not: "Ahmet Hamdi Tampınar" ın soyadı, "Tanpınar" dır.

nehiro dedi ki...

Sevgili Murat
çok teşekkürler bende yazmaktan memnun oldum demekki gazetede yazmak bir motor gücü oluyor... en azından yazma fikriyle kuşanıyorsun...yada disipline oluyorsun...
bu bilinçle bu umutla bu inatla...
düzeltmen için çok teşekkürler...hemen düzelttim...
sevgiyle...