Blog Listem

9 Kasım 2009 Pazartesi

ıslak zaman


ISLAK ZAMAN

“Benden bu kadar, vazgeçtim” demek ne kadar kolay! Bunu dememenin vazgeçmemenin tek yolu var.
O da inandığınız doğrular için daha çok, daha çok çalışmak,
Hele şimdi böyle bir zamanda, hiç ama hiç vazgeçme sırası değil!
Bu sözleri kendi kendime son günlerde sık sık söylemeye ve başladım. Üstelikte birçok kişiden de duymaya…
Beklide son zamanlarda sıkça duyduğum “Bu ülke bitti “ varsayımından etkilendiğimden…
Belki de umutsuzluğun, yaşadığımız sıkıntılı günlerin hiç sona ermeyeceği inancının yerleşmeye başlamasından…

Yağmurla yıkanmış sokaklar, ışıldayan sabah grisinin altında parlıyor, balkondaki menekşelerin üstündeki su damlaları ise adeta içim gibi titriyor.
Yüreklerinde sevgiyi çoğaltan, umutla umutsuzluğun resimleriyle avunanları düşünüyorum. Yağmur sonrası yüzümü yalayan esintili sabahlarda.

Aşkın ve sevginin var olduğuna inanarak
Severek, kucaklayarak
Umutla doğan güneşi selamlayarak
Başlamak diyorum…
Çözümlerle ve mutlulukla önerilen sabahlarda, düşlerimi arıyorum…

Ne güzel oynuyor kediler, bahçedeki çimenlerin üzerinde, Kendi şarkılarını söylüyor kuşlar mavi ve aydınlık sabahlarda…
Yaşama ve sevgiye dair ne varsa ellerinde bize öğretiyorlar…
Hayatımızdan şiddeti, kötülükleri ve savaşı çıkarıp “barış eğitimi” almamızın zamanı gelmedi mi ?diye soruyorum sizlere.

“Barış Eğitimi” dediğimiz şey, şiddeti dışlamanın yollarını öğrenmek olsa gerek.
Önyargıların kırılması, “yabancı” ve “öteki” ni anlamaya çalışma, öfkeyi denetleyebilme,
kendinle barışık olabilme yetileri…
Yani kısaca “Barışın insanın kendi içinde başladığını” öğrenebilme…

Barış, savaşsızlıktan öte bir kavram. Eylemsizlik değil aksine bir eylem biçimi. Bu eylem, şiddetten arınmayı içeriyor. Ve buda öğrenilebilinir kesinlikle…
Irkçılığı, yabancı düşmanlığını, kendi gibi olmayanlardan, kendi gibi düşünmeyenden,
nefret etmeyi içselleştirmiş olanlara bu söylem uzak gelebilir…
Ama yetişmekte olan çocuklarımıza, gençlerimize bu eğitimi vermemizin gerekliliği ortada.
Yoksa “göze göz, dişe” dendiğinde her birimizin körleşeceği kesin değil mi?

Sonuç ışıklarla bezenmiş gözyaşları…
Bilmem duyuyor musunuz gri sabahlardaki gökyüzünün gözyaşlarını, tabiatın çığlıklarını…
Sırılsıklam ıslak bir zaman… Bir düş… Bir korku…
Göçmen şarkılar, hüzün bulutları kuşatıyor göğü.
Yaşama, umuda dair yazılan şiirler
Barış için yanan yürekler

Ölümün o kuşku verici ayininde… boz bulanık akan ırmaklar…
Bir umursamazlık, bir boş vermişlik.
Ciddiyetten fena halde sıkılmışlık… gerilim, polemik, kalem kavgası, söz dalaşı, kan görme isteği…
Yavaş ve derinden ıslahat değil, devirip döken bir ıslahat istemi…
Ne emeği değerlendirecek, ne de emek verecek bir beyin…
Evet, bağırmayan kelimelerle ilişki kurmak içimizden gelmiyor…
Okumak değil bakmak istiyoruz… Anlamak değil hep anlatmak istiyoruz
Yüreğimize dokunan yazılar değil, vurdumu ses getiren bildiriler istiyoruz
Neden bu sevgisizlik neden…
Belki de Tadeusz Rozewicz’in dizeleridir bu sorulara yanıt Hikmet Çetinkaya’nın dediği gibi

“Birbirine işkence ediyorlar sakatlıyorlar
Sessizlikle sözcüklerle
Sanki yaşayacakları başka hayatları
Varmış gibi

Gövdelerinin
Ölmeye yatkın olduğunu
Ve insanların içlerinin
Kolayca kırılabileceğini
Unutmuşçasına
Yapıyorlar bunu”

Hiç yorum yok: