Blog Listem

15 Şubat 2010 Pazartesi



ÇARESİZLİK

“Gözlerim gözlerinde kaybolduğu an…
Geceye yayılarak, dolaşan ıslaklığı duyarım…
Herkes irkilir sözcükler uzaklaşır…”
Muhammed Bennis’in mısraları ile geceye uyum sağlamaya çalışıyorum.
Ama gecenin karası çoğu kere içimin siyahıyla denk düşüyor… Yıldızlar ise düşlerimde kalmış gibi penceremden içeriye giremiyor…
Uygarlık, mavi güller, yeşil çayırlar her sabah bulutsuz mavi gök, sonsuz bitmeyen baharlar, olumlu kardeşlik ve sevgi rüzgârları, düzeysel bilim, yapıcı yasalar, iyilikler, güzellikler, sanat ve kültür, kavganın, savaşın olmadığı mavi ortam…
Sadece bir düş mü? Çaresizlik mi, sarmış her yanı…
Evet çaresizlik…
“Öğrenilmiş çaresizlik” bu...
Laboratuar deneyiyle kanıtlanmış:
Çekirgeyi bir fanusun içine koyuyorlar. Sıçrayıp çıkmak istiyor. Her seferinde kafasını çarpıyor. Bir-üç-beş-on derken beceremeyince vazgeçiyor. Bir süre sonra fanusun kapağını açıyorlar. Sıçrasa çıkacak; ancak çekirge denemiyor bile...
Özgürlüğe ulaşamayacağına öylesine şartlanmış.
Tutsaklığa öylesine alıştırılmış.
“Öğrenilmiş çaresizlik” böyle bir şey işte...

O kadar ki, bir insanın sahip olabileceği en büyük değerlerden birine,
Onların sevmesine ve sevilmesine hoşgörülü yaklaşmak bir yana, tersine
Yok, edici bir tutum sergiliyor insanlık.
Yaygın bir toplumsal hastalık boyutuna ulaşan bu durumun irdelenmesi ve çözümü için çaba gösterilmesi gerekirken, büyük bir çaresizlikle sadece her gün yeni bir örneğine tanık olunuyor.
Gencecik insanların daha yaşamla tanışmadan yok edilmelerine götüren süreçlerin arttığı, “Korkma biz devletiz yardım ederiz” diyip, Devletin yardımcı olamadığı ve sessiz kaldığı bir ortam bu…
Evet, sessizliğin yanında gülümseme olur mu?
Acının, hüznün yanında!

Şurası bir gerçektir ki,
Binlerce, belki milyonlarca gencin severek ve sevilerek büyümesini engelleyen, giderek onlar ölüme sürükleyen bir toplumsal yapı var. Böyle bir engelin cenderesinde ezilen kişi için büyüyünce ne olacağı ya da yapacağı sorusu anlamını tamamıyla yitiriyor.
Katil olmasıyla roman yazması, resim yapması arasında fark kalmıyor.

Bir milyondan fazla kişinin “yeşil kart” sahibi olduğu gerçeğinin bir sır olmadığı ülkemiz örneği üzerinden yoksulluğa ve çaresizliğe dair somut bir şeyler söylemek istediğimizde konunun “kronik” olmaktan çıkıp, “marazi” hale dönüşmeye yüz tuttuğunu belirtmek yeterli herhalde…


Kuşkusuz böylesi bir halden hale geçiş yoksulluğu bir kimlik olarak benimseyenlerin sayısını artırmakla kalmayıp; çarpık bir kader algısının hatta son zamanlara damgasını vuran şiddet ve terörün gerekçesini de oluşturabilmektedir. Önlenemeyen yoksulluğun, toplumsal sınıflar arasındaki ayrışmaları da derinleştirdiğini ve doğrudan toplumsal huzur ve barışın önünde bir tehdit unsuru olarak belirdiği de bir gerçektir.

Ama öyle, ama böyle sorun; hem lokal, hem de global ölçekte çözüm bekliyor. Sorunun çözümünde; sonuçları ve günü birlik çözümleri önceye koyan, pragmatist, mekanik bir zihniyet yerine, nedenleri ve kalıcı çözümleri öne alan akılcı, insani bir zihniyetin geliştirilmesi, şart.

Alıştığımız etkinlikleri sürdürüyoruz elbet, yıldızsız gecelerde sabahlıyoruz belki; mavi bir dünya özlüyoruz çokça, ama işte, canlı varlığın başlıca özelliği bu..
Ünlü düşünür Reiçh bir kitabında belki de insanlık tarihinde ilk kez, buyurganlığın gerçek nedenlerini araştırıp, gözler önüne seriyor.
Özetlenirse daha ana karnında, evrenden enerjiyi dolu, dolu alıp vermeye fırsat bulamayan, hele doğumdan sonra, yasak ve baskılardan ötürü tam anlamıyla ket vurulan insanoğlu, bundan sonra artık ömrü boyunca, ürkek, pısırık, boyun eğici kalıyor. Kendi yazgısına sahip çıkamadığı için, çaresizle hep bir kurtarıcı bir önder bekliyor.

Geçmişte ve bu günde insanlar neden onca ezilmeye, yıkıma karşın, gericiliğin, zorbalığın en korkunçlarını seve, seve bağırlarına basıyor?
Çünkü yine Reich’in deyişiyle, özgürlük sorumluluk demek, buysa şimdiki kişilik yapılarımıza göre nasıl da zor…
Ama elbirliği ile yüzlerce, binlerce yıldır baskı altında tuttuğumuz, hiçbir alanda kendilerini gerçekleştirmelerine izin vermediğimiz yığınlar özgürlüğü işte bu kadar becerdi; Sorumluluk almaya yanaşmadı. Yanaşamadı…
Kırmak, yıkmak çok kolay, kurmak ne kadar zor!
Ve Ali Yüce’den dupduru, billur gibi dizelerle bitiriyoruz.
"…Ustam bana
Güleç bir dünya yap
Bir kuş yap kocaman
Sığmasın yere göğe

Ustam bana
Güzel bir dünya yap
Kimse kimseden korkmasın
Bir sevda yap kocaman
Hepimizi kucaklasın."

2 yorum:

ali zafer sapci dedi ki...

Kendimi iyi hissettiren bir paylaşım daha...
Teşekkürler.

okyanus dedi ki...

süper bir yazı,harikasın!!! =)