
KORKARSANIZ KORKUTULURSUNUZ
Puslu ve gri bir hava var ülkemin ve kentimin üstünde…
Gri bile değil, suskun, bezgin, içim sıkılıyor, kalbim sıkışıyor nefes alamıyorum bazen…
Bütün insanlar gülsün, açlık grevi yapan soluk yüzlerde canlılık oluşsun, küçük mutluluklar yaşansın istiyorum yurdum insanının gönüllerinde…
Ve bir güneş doğsun pırıl pırıl sıcaklığı ile… İçimizi ısıtan, ışığı ile yolumuzu aydınlatan…
Son günlerde sık sık adı geçen Erzincan’ı düşünüyorum…
Erzincan Doğu’da şirin ve etkileyici bir kent… Dağları ve sokakları karlı…
Kışın cadde ve sokaklarından buz eksik olmaz, yürüyemezsiniz kaymadan!
İnsanlarının yüzlerinde belli belirsiz bir hüzün vardır… Hangisini dinleseniz geçirdiği acı depremlerle ilgili bir hikâyesi vardır…
Erzincan deyince aklıma hemen kentten ayrıldıktan 3 gün sonra olan depremde yerle bir olan kaldığım apartmanın görüntüsü gelir…
Ve o insanların çaresiz fakirliği…
Şimdi ise bir türlü üretime geçilemeyen toprakların altında ki altın madenleri ile son yıllarda altın işiyle uğraşanların yeni gözdesi…
Amerikan şirketleri Erzincan’ın altı silme altın diye boyna toprak satın alıyormuş…
Evet, önce Bergama şimdi Erzincan…
Amerika ile Almanya arasında kıran kırana bir savaş sürüyor Türkiye’nin altınları için…
Ve orada altın çıkarma işine girecek olan Amerikan şirketleri ile ortak olan Türk şirketleri hakkında soruşturma açan bir başsavcı…
Madenlerimizin su fiyatına satılmasına karşı çıkan bir yurtsever…
Rüşvet almıyor ve korkmuyor, Bakanlığa bildiği her şeyi belgelerle açıklayan rapor hazırlıyor…
Ve mimleniyor.
Neyse ki öldürülmüyor şimdilik cezaevinde!
Ah… Dağları her zaman bembeyaz karlarla kaplı Erzincan…
Gri, puslu gökyüzünde güneşi özleyen insanlarım…
Türkiye’den mimlendiği ve sakıncalı olduğu için gitmiş ve yurt dışında yaşamış, kısa zaman önce kaybettiğimiz İlhan Arsel’in o güzel tümcesi geliyor aklıma
“ Korkarsanız korkutulursunuz”
Aydınlama Devrimi’ni savunması, laiklikten ve demokrasiden ödün vermemesi, gericiliğe ve bağnazlığa karşı dik durması ile tanıdığımız onurlu bilim adamı Arsel’i de uğurluyoruz mavi gökyüzüne…
Bu coğrafyada aydın olmanın, sorgulamanın ve yerleşik değerlere aykırı düşmenin bedelini kimi canıyla, kimi kendini sürgüne mahkûm ederek ödemek zorunda kaldı.
Türkiye’de ki “devlet” denilen müessese polisiyle, hakimiyle, maliyesiyle, adliyesiyle, Meclis’iyle, milletvekiliyle olayların dışına çıkmış durumda…
Kendilerine solcu diyenler, kendilerine aydın diyenler, kendilerini Türkiye’nin gücü diye tanıtanlar, sivil toplum örgütleri, demokratik kitle örgütleri “yok “ olmuş durumda… Üzerlerine ölü toprağı serpilmiş…
Ya da ona buna yakın, şirin görüneceğiz, yalakalık yaparak yandaş toplayacağız diye pasifleştirilerek ele geçirilmiş durumda…
Her birisi ülkeyi yok eden olaylar oluyor…
Gri bulutlar semayı kaplamış, ülke satılmış, parça parça edilmiş, kardeş kardeşi öldürüyor, sokaklar savaş alanı gibi adeta top yekûn savaşa girilmiş…
Ve bunları yazan bir elin parmağı kadar basın kalmış… Kimsenin hiçbir şeyden haberi yok, yada varmış gibi yaparak popülist yaklaşımlarla kendilerini avutuyor…
Ve her yanımız bir bir çürüyor, kokuşuyor…
Çöken devlet yapısının, kamu kurumlarının, görev yapmayan milletvekillerinin, kamu görevlilerinin, sivil toplum örgütlerinin sorumluluklarını, basını susturup, yok sayarak yemeğe, içmeye, eğlenceye devam edenler savunabilir mi?
Çorak tarlalara dönüştürülen sanatsal ve kültürel ortama bakıp geçmişte de öyle olduğu sanılmasın…
Aydınlanmanın yolunu Sophokles, Aristophanes, Euipides’ler gibi düşünlerle başlanıp Şhakespeare ve Moliere’lerle olgun meyvelerini veren yazarlar oyuncular açmış.
Kültürün evrenleşmesi ile yurdumuzda da bu yol açılıp yine düşün adamları yazarlar, çizerler yani sanat insanları ile devam etmiş. Sürüp gitmiş…
Sanatçı, ülkenin gri bile denilemeyecek puslu havasını görüyor…
Halkın çektiği acıları benliğinde yaşıyor…
Bütün insanların gülmesini istiyor…
Maviyi, yeşili görüyor renklerin, kültürün ve bilimin insanlığı aydınlatmasını, kurtuluş yolunu göstermesini istiyor
Dönüşümler için en uygun zamanlar tam da böyle dönemler…
Çaresizlikler içinden çareler böyle dönemlerde tomurcuk açıyor…
Yapılması gereken, belki de sözümüzü bıkmadan, usanmadan, geri adım atmaksızın, en kararlı, en yalın biçimde söylemeyi sürdürürken, sözün ötesine de geçmeyi başarmaktır.
Puslu ve gri bir hava var ülkemin ve kentimin üstünde…
Gri bile değil, suskun, bezgin, içim sıkılıyor, kalbim sıkışıyor nefes alamıyorum bazen…
Bütün insanlar gülsün, açlık grevi yapan soluk yüzlerde canlılık oluşsun, küçük mutluluklar yaşansın istiyorum yurdum insanının gönüllerinde…
Ve bir güneş doğsun pırıl pırıl sıcaklığı ile… İçimizi ısıtan, ışığı ile yolumuzu aydınlatan…
Son günlerde sık sık adı geçen Erzincan’ı düşünüyorum…
Erzincan Doğu’da şirin ve etkileyici bir kent… Dağları ve sokakları karlı…
Kışın cadde ve sokaklarından buz eksik olmaz, yürüyemezsiniz kaymadan!
İnsanlarının yüzlerinde belli belirsiz bir hüzün vardır… Hangisini dinleseniz geçirdiği acı depremlerle ilgili bir hikâyesi vardır…
Erzincan deyince aklıma hemen kentten ayrıldıktan 3 gün sonra olan depremde yerle bir olan kaldığım apartmanın görüntüsü gelir…
Ve o insanların çaresiz fakirliği…
Şimdi ise bir türlü üretime geçilemeyen toprakların altında ki altın madenleri ile son yıllarda altın işiyle uğraşanların yeni gözdesi…
Amerikan şirketleri Erzincan’ın altı silme altın diye boyna toprak satın alıyormuş…
Evet, önce Bergama şimdi Erzincan…
Amerika ile Almanya arasında kıran kırana bir savaş sürüyor Türkiye’nin altınları için…
Ve orada altın çıkarma işine girecek olan Amerikan şirketleri ile ortak olan Türk şirketleri hakkında soruşturma açan bir başsavcı…
Madenlerimizin su fiyatına satılmasına karşı çıkan bir yurtsever…
Rüşvet almıyor ve korkmuyor, Bakanlığa bildiği her şeyi belgelerle açıklayan rapor hazırlıyor…
Ve mimleniyor.
Neyse ki öldürülmüyor şimdilik cezaevinde!
Ah… Dağları her zaman bembeyaz karlarla kaplı Erzincan…
Gri, puslu gökyüzünde güneşi özleyen insanlarım…
Türkiye’den mimlendiği ve sakıncalı olduğu için gitmiş ve yurt dışında yaşamış, kısa zaman önce kaybettiğimiz İlhan Arsel’in o güzel tümcesi geliyor aklıma
“ Korkarsanız korkutulursunuz”
Aydınlama Devrimi’ni savunması, laiklikten ve demokrasiden ödün vermemesi, gericiliğe ve bağnazlığa karşı dik durması ile tanıdığımız onurlu bilim adamı Arsel’i de uğurluyoruz mavi gökyüzüne…
Bu coğrafyada aydın olmanın, sorgulamanın ve yerleşik değerlere aykırı düşmenin bedelini kimi canıyla, kimi kendini sürgüne mahkûm ederek ödemek zorunda kaldı.
Türkiye’de ki “devlet” denilen müessese polisiyle, hakimiyle, maliyesiyle, adliyesiyle, Meclis’iyle, milletvekiliyle olayların dışına çıkmış durumda…
Kendilerine solcu diyenler, kendilerine aydın diyenler, kendilerini Türkiye’nin gücü diye tanıtanlar, sivil toplum örgütleri, demokratik kitle örgütleri “yok “ olmuş durumda… Üzerlerine ölü toprağı serpilmiş…
Ya da ona buna yakın, şirin görüneceğiz, yalakalık yaparak yandaş toplayacağız diye pasifleştirilerek ele geçirilmiş durumda…
Her birisi ülkeyi yok eden olaylar oluyor…
Gri bulutlar semayı kaplamış, ülke satılmış, parça parça edilmiş, kardeş kardeşi öldürüyor, sokaklar savaş alanı gibi adeta top yekûn savaşa girilmiş…
Ve bunları yazan bir elin parmağı kadar basın kalmış… Kimsenin hiçbir şeyden haberi yok, yada varmış gibi yaparak popülist yaklaşımlarla kendilerini avutuyor…
Ve her yanımız bir bir çürüyor, kokuşuyor…
Çöken devlet yapısının, kamu kurumlarının, görev yapmayan milletvekillerinin, kamu görevlilerinin, sivil toplum örgütlerinin sorumluluklarını, basını susturup, yok sayarak yemeğe, içmeye, eğlenceye devam edenler savunabilir mi?
Çorak tarlalara dönüştürülen sanatsal ve kültürel ortama bakıp geçmişte de öyle olduğu sanılmasın…
Aydınlanmanın yolunu Sophokles, Aristophanes, Euipides’ler gibi düşünlerle başlanıp Şhakespeare ve Moliere’lerle olgun meyvelerini veren yazarlar oyuncular açmış.
Kültürün evrenleşmesi ile yurdumuzda da bu yol açılıp yine düşün adamları yazarlar, çizerler yani sanat insanları ile devam etmiş. Sürüp gitmiş…
Sanatçı, ülkenin gri bile denilemeyecek puslu havasını görüyor…
Halkın çektiği acıları benliğinde yaşıyor…
Bütün insanların gülmesini istiyor…
Maviyi, yeşili görüyor renklerin, kültürün ve bilimin insanlığı aydınlatmasını, kurtuluş yolunu göstermesini istiyor
Dönüşümler için en uygun zamanlar tam da böyle dönemler…
Çaresizlikler içinden çareler böyle dönemlerde tomurcuk açıyor…
Yapılması gereken, belki de sözümüzü bıkmadan, usanmadan, geri adım atmaksızın, en kararlı, en yalın biçimde söylemeyi sürdürürken, sözün ötesine de geçmeyi başarmaktır.
görsel: Volkan Kemal
2 yorum:
" Gri bulutlar, gri bulutlar " dağılacak! Selamlar, teşekkürler.
Yazın, "...sözün ötesine de geçmeyi başarmaktır." cümlesiyle biterken eylemin başat kılınması istemini dile getiriyor haklı olarak sevgili Nihal.
Halkımızın yaşam deneyimlerinden ürettiği bir sözle bağlayayım:
"Sap döner, keser döner; gün gelir, hesap döner."
Sevgilerle..
Yorum Gönder