
KAYBETTİK Mİ?
Güneşi, aydınlık günleri özlüyorum…
Yollar da ağaçlar çiçek açmaya başladı.
Yemyeşil ovaları, masmavi denizleri, geceleri uyurken kulağıma gelen dalgaların sesinin şarkısını, ılık esen rüzgârın kokusunu özlüyorum…
Yağmur bulutları bir sis gibi inerken kentin üzerine, gelen erken baharla ağaçlardaki çiçekler sanki başkaldırıyor yaşanılan karanlık günlere…
İkiyüzlülüğün, yalanın, çözümsüzlüğün yaşandığı günlerde her hafta artık köyü şeylerden bahsetmeyeceğim derken, güzellikler öylesi uzak görünüyor ki…
Kendi kendime mırıldanıyorum…
Bütün bu kötülüklerin, çözümsüzlükleri yaratanlar kimler?
Ah bu gazetelerin köşe yazarları ah.!
Her şey sizin başınızın altından çıkıyor.
Demokrasinin ve özgürlüklerin simgesi iktidar, tüm gazetelere “Kovun o yazarları” diye bağırıyor…
Bütün her şeyi köşe yazarları yapıyor. Halkı gerilimden gerilime onlar sürüklüyor, bu kadar işsizliği onlar körüklüyor, ekonomiyi bu hale onlar getiriyor, memleketin yer altı zenginliklerini yabancılara onlar veriyor…
Hep onlar suçlu!
O yüzden “…Bunları yazan gazetecilerin patronlarına sesleniyorum. Ne yapayım, köşe yazarı, hakim olamıyorum diyemezsin, sorumlusu sensin…” diyorlar
Bu sözler beni korkutuyor ya sizleri?
Hâlbuki medyanın yarısından çoğu ya doğrudan ya dolaylı olarak kendilerinin…
Geri kalanı da korkmuş pusmuş ya da uzlaşmış durumda…
Profesörler, rektörler, gazeteciler, yazarlar, generaller, politikacılar hapiste.
Yine de memnun değiller…
Birkaç cılız sese bile tahammülleri yok.
Demokratikleşme, en fazla oy almış bir partinin başkanının veya dar bir çevrenin halk böyle istiyor gerekçesi ile ülkeyi keyfi biçimde, “devlet demek ben demek” anlayışı ile yönetmesi mi dir?
Demokrasiden Demokratikleşmeden söz edenlerin öncelikli işi mevcut seçim sistemi ile partiler yasası ile ulusal iradenin TBMM’ye yansıyıp yansımadığını irdelemek ve tartışmak değilmidir?
Demokratikleşmeden, kişisel hak ve hürriyetlerden dem vuranlar, iyi niyetli iseler öncelikle seçim sistemi, partiler kanunu üzerinde durmalı ve çok sesliliğe, sinirlenip kendi görüşüşünden olmayanları işten attırmayı çözüm olarak görmemeyi öğrenmelidir.
Ne maden kazasında ölenlere üzülebiliyoruz, ne tekel işçileri için kaygılana biliyoruz, ne ekonomik sıkıntılara çare arayabiliyoruz…
Ne de çevremizdeki güzelliklerin, ağaçların, böceklerin farkına varabiliyoruz…
İnsan bu kadar mı kuşatılabilir. Bu kadar mı psikolojik savaşın en akıl almaz metodunu uygulayanların karşısında aciz kalabilir.
Gerginlik, bu kadar gerginlik ve korku yaratılabilinir mi?
Ne oluyor ülke elimizden gidiyor mu?
Kaybettik mi?
Kim kimin düşmanı. Savaşta mıyız, kim darbe yapıyor. Nasıl, ne zaman, nerde yapıyor?
Açık konuşsunlar da bilelim.
Yoksa toptan delirdik mi?
.
Al bir şafaktan geçerken doğan güneşin ilk ışıkları ve donuk mavi gökyüzündeki göçmen kuşlarla birlikte, bu sorulara cevap verebilen ve ben biliyorum diyenlere iyimserlik ve umut aşılamak istiyorum
Ve Türkiye Gazeteciler Cemiyetinin yayınladığı bildiriden bir bölümle sözün bittiği yere doğru gidiyorum…
“… Köşe yazarlarını hizaya getirmek amacıyla onları patronlarına şikâyet etmek ne yazık ki siyasetçilerin iktidarlarında çokça denedikleri, ancak sonuçta başaramadıkları bir “tek parti” yönetimi hevesidir…”
“Umuyoruz ki Sayın Başbakan basının özgür olmadığı bir Türkiye düşlemiyor…”
Güneşi, aydınlık günleri özlüyorum…
Yollar da ağaçlar çiçek açmaya başladı.
Yemyeşil ovaları, masmavi denizleri, geceleri uyurken kulağıma gelen dalgaların sesinin şarkısını, ılık esen rüzgârın kokusunu özlüyorum…
Yağmur bulutları bir sis gibi inerken kentin üzerine, gelen erken baharla ağaçlardaki çiçekler sanki başkaldırıyor yaşanılan karanlık günlere…
İkiyüzlülüğün, yalanın, çözümsüzlüğün yaşandığı günlerde her hafta artık köyü şeylerden bahsetmeyeceğim derken, güzellikler öylesi uzak görünüyor ki…
Kendi kendime mırıldanıyorum…
Bütün bu kötülüklerin, çözümsüzlükleri yaratanlar kimler?
Ah bu gazetelerin köşe yazarları ah.!
Her şey sizin başınızın altından çıkıyor.
Demokrasinin ve özgürlüklerin simgesi iktidar, tüm gazetelere “Kovun o yazarları” diye bağırıyor…
Bütün her şeyi köşe yazarları yapıyor. Halkı gerilimden gerilime onlar sürüklüyor, bu kadar işsizliği onlar körüklüyor, ekonomiyi bu hale onlar getiriyor, memleketin yer altı zenginliklerini yabancılara onlar veriyor…
Hep onlar suçlu!
O yüzden “…Bunları yazan gazetecilerin patronlarına sesleniyorum. Ne yapayım, köşe yazarı, hakim olamıyorum diyemezsin, sorumlusu sensin…” diyorlar
Bu sözler beni korkutuyor ya sizleri?
Hâlbuki medyanın yarısından çoğu ya doğrudan ya dolaylı olarak kendilerinin…
Geri kalanı da korkmuş pusmuş ya da uzlaşmış durumda…
Profesörler, rektörler, gazeteciler, yazarlar, generaller, politikacılar hapiste.
Yine de memnun değiller…
Birkaç cılız sese bile tahammülleri yok.
Demokratikleşme, en fazla oy almış bir partinin başkanının veya dar bir çevrenin halk böyle istiyor gerekçesi ile ülkeyi keyfi biçimde, “devlet demek ben demek” anlayışı ile yönetmesi mi dir?
Demokrasiden Demokratikleşmeden söz edenlerin öncelikli işi mevcut seçim sistemi ile partiler yasası ile ulusal iradenin TBMM’ye yansıyıp yansımadığını irdelemek ve tartışmak değilmidir?
Demokratikleşmeden, kişisel hak ve hürriyetlerden dem vuranlar, iyi niyetli iseler öncelikle seçim sistemi, partiler kanunu üzerinde durmalı ve çok sesliliğe, sinirlenip kendi görüşüşünden olmayanları işten attırmayı çözüm olarak görmemeyi öğrenmelidir.
Ne maden kazasında ölenlere üzülebiliyoruz, ne tekel işçileri için kaygılana biliyoruz, ne ekonomik sıkıntılara çare arayabiliyoruz…
Ne de çevremizdeki güzelliklerin, ağaçların, böceklerin farkına varabiliyoruz…
İnsan bu kadar mı kuşatılabilir. Bu kadar mı psikolojik savaşın en akıl almaz metodunu uygulayanların karşısında aciz kalabilir.
Gerginlik, bu kadar gerginlik ve korku yaratılabilinir mi?
Ne oluyor ülke elimizden gidiyor mu?
Kaybettik mi?
Kim kimin düşmanı. Savaşta mıyız, kim darbe yapıyor. Nasıl, ne zaman, nerde yapıyor?
Açık konuşsunlar da bilelim.
Yoksa toptan delirdik mi?
.
Al bir şafaktan geçerken doğan güneşin ilk ışıkları ve donuk mavi gökyüzündeki göçmen kuşlarla birlikte, bu sorulara cevap verebilen ve ben biliyorum diyenlere iyimserlik ve umut aşılamak istiyorum
Ve Türkiye Gazeteciler Cemiyetinin yayınladığı bildiriden bir bölümle sözün bittiği yere doğru gidiyorum…
“… Köşe yazarlarını hizaya getirmek amacıyla onları patronlarına şikâyet etmek ne yazık ki siyasetçilerin iktidarlarında çokça denedikleri, ancak sonuçta başaramadıkları bir “tek parti” yönetimi hevesidir…”
“Umuyoruz ki Sayın Başbakan basının özgür olmadığı bir Türkiye düşlemiyor…”
2 yorum:
"Hiçbir güç tarihin yönünü değiştiremez."
Umut var içimizde,akıl ve bilim kazanacak.
Teşekkürler.
başbakan kendisinden başka konuşanın, yazanın, düşünenin olmadığı özgür bir ülke istiyor...!
Susarak ona yanıt verenleri çok seviyor.
Yorum Gönder