Blog Listem

9 Haziran 2008 Pazartesi

Beyaz Ceylan




Gözlerini kaçıramazsın, geçmiş ola
Artık derebeyindir senin o görmüşlüğün
Köleliğini sana işittirir yaşlandıkça
o ve sen Onun yaşamışlığındadır senin ölmüşlüğün
Artık o sende hep yaşayan bir ölüm
Başka görüntülerle gelir, öbür açılarıyla
Seni yerinden eder, gider, Gelir yerinden eder.
siler, kimse anlamaz sen anlarsın
Sen anladıkça o sende hep yaşayan bir ölüm
özdemir asaf





Saatin kaçı bilmiyorum,
Balkondan gökyüzünü seyrediyorum, Her gece olduğu gibi.
Biraz düş yorgunuyum!
Düşünmek yağmura benziyor.
Sağanak yağmura,
Hızlandıkça seller oluşuyor.
İnsanlar düşünmeyi seviyor mu?
Hayır.
Düşünmeyen bir güruh, aşkı, sevgiyi, özlemi, acıları nasıl tanımlayabilir ki…
Acıları, hüzünleri, sevinçleri,
Kaybedişleri, yitirilenleri…

Uzun yıllardır hep Haziran gelince buruk kaldım. Onun coşkuyla gelişine inat.
Ve her Haziran’da biraz daha eksildim. Baharın zengin renklerine, aşklarına, sevdalarına inat.
Haziran’da her sene yeni bir şey olsun istemedim. Olacakların yeniden yitirilmesine şahit olmamak için.
Haziran çocukların gülücük seslerinde saklı çığlıklardır belki de… Martıların gözlerinden okunan tebessümdür.. Her gün batımında yarını görebilir miyim korkusudur Haziran'da ölmek... Tüm sevenlerinizi arkanızda bırakmak ve aniden çekip gitmek...

Geçen hafta, Haziran’ın ilk haftasında yitirdiğimiz büyük şair Nazım Hikmet’ten bahsetmiştim. Ama Haziran’da yitirdiklerimiz o kadar çok ki…
Orhan Kemal, Sabahattin Ali, Ahmet Piriştina, Kazım Koyuncu…
Aslında ne fark eder ki ölenin kim olduğu.
Haziran’da ölmek zor.
Ve Haziran bıkmamıştı almaktan sevdiklerimizi birer birer aldı bizden, benden…
Her şey zor da,
Haziran’da ölmek gerçekten zor.
Haziran’ı beklemek
Gidenlere ağlamak daha da zor.

Bu dünyanın çıkış kapısını Haziran’da bulanlar arasında benim biricik anneciğim de var. Ölüm günü 7 Haziran, arkasından10 yıl sonra aynı gün babacığım.
İkisinin ölümlerinin arası uzun olduğu için, biri diğerini rahatsız etmeden, her ikisinin de aynı mezara konmuş olmaları onları orada buluşturdu.
Böyle güzel kavuşma işte “ölüm”, onlar için.

14 yaşında vardığı sürmeli ama yeşil gözlerine vurulduğu yakışıklı babam ile beraber uyuyor benim güzel annem.
Sevgili annem 1993 yılında “Yine Haziran geldi” dedikten yaklaşık birkaç gün sonra, başında beklediğim bir Haziran gecesinin sabahında terk etti bu dünyayı.
Yası 10 yıl sürdü anamın. Bir başka Haziran sabahı babam da, eşine kavuştu.

Var oluşu çözemiyorum
Yok oluşu da.
Gerçekten de ölüm karşısında söylenecek her şey soluk, yetersiz ve boş kalmaya mahkum.
Acılar unutulmuyor, yoğunlukları azalıyor. Ozan Jacues Brell’in dediği gibi “Hiçbir şey unutulmaz, yalnız onlarla yaşamaya alışılır hepsi bu’dur.”
Kimse kimsenin gözyaşlarına dokunamıyor elleriyle.
Sonradan düşündüğümde ben annemi yitirmek korkusunu hep içimde taşıdığımı anladım.
Annemin ileri yaşında doğduğum için, hep onu kaybetme korkusuyla yaşadığımı hatırlıyorum. Evde olmadığı zamanlarda giysilerini kokladığımı hatırlıyorum. Kokusunu sindirmek için. O alışkanlık kalmıştır bende, özlediğim her şeyin kokusu gelir ilk önce burnuma…
Sevginin kokusu,
Aşkın kokusu
Annemin kokusu
Baharın kokusu

Gençlik yıllarımda hep hastaydı annem benim. Onun öleceği korkusu yüreğime öylesine yerleşti ki böylece…

Bu korku kabus gibi yaşamımın her anında, dünyanın her bucağında yakama yapıştı ve bırakmadı.

Bu ölüm bana çok acı verdi. Ama hayretle gördüm ki, bu büyük acıyla beraber artık korkumdan kurtulmuştum. Artık özgürdüm.

O öldüğü andan itibaren, onu yitirmek kabusu yakamı bırakmıştı.
O yaşarken yaşadığı için mutlu, ama kaybetme korkusunun da tutsağı idim.
O öldükten sonra ise onu yitirdiğim için mutsuz, ama kâbustan arındığım için özgürdüm.

Ondan sonra da korktuğum şeylerin hep üstüne gittim.
Özgür kalabilmek için neyi kaybetmekten korkuyorsam onun üstüne gittim.
Yeğenim “Teyzem sen bu dünyaya korkularının üstüne gitmek ve bu dünyada onları alt edip, onlarla yaşamak için gelmişsin,” der bana.

Doğrudur korkular benim için özgürlük kısıtlamasıdır. Bir sonraki durumlara, güvenle yaklaşmama engeldir.
Ve bunların hepside insana dair duygulardır.
Kırgınlıkların, yitirdiklerinin arkasından gözyaşı dökmek de insana dairdir
Tabii hala insan kalabilmişsek!
Ne yazık ki gözyaşı bile dökemeyen o kadar çok ki.
Karşısındakine, olaylara yaklaşırken önce çıkarlarını düşünenler, kaybettiklerine gözyaşı döker mi?

Aslında bize tutulan birer ayna yaşadıklarımız. Ne yaparsak onu görürüz. Ancak yaşam devam ettiği sürece öğrenme durumu devam etmekte.
Bazen güzelliklerle öğreniyoruz. Bazen kötü tecrübelerle ancak öğreniyoruz.
Ne yaşarsak yaşayalım. Hangi insani duygularımızdan dolayı hayal kırıklığına uğrarsak uğrayalım.
Kaybettiklerimizin acısı içimizi kor gibi yaksa da,
Bunlar var olduğu kadar insanız.
Neşesiyle, gözyaşıyla, korkusuyla, güveniyle ama en önemlisi kendi çizgisini koruyabilmiş insan olmanın mutluluğuyla, yaşama gülümsemeye devam edelim.

Sığmıyor yüreğim sığmıyor
Kurduğum düşlere
Beynimden akan yağmurlara
Sığmıyor.
Her hangi bir Haziran yitirilişi oluyor bazen dünya, bazen bir iğde dalı, esen bir rüzgar, kağıttan bir gemi, aşk kokan bir yoksulluk.
Yargıyı yargılamak
Demokrasi ve özgürlük
Beyaz bir papatya, alev alev yanan kırmızı bir gül…
Bir kadın, bir erkek!
Su kıyısında öpüşen gençler…
Yaşamın ve dünyanın getirdikleri
Son gölgelerini yaşıyoruz Haziran’ın
Umutsuz ve kaygılı
Yağmur diniyor, güneş parlıyor.
Geçmiş, gelecek, umut, umutsuzluk
Yağmurdan sonra gelen aydınlık gün gibi.
Güneş gibi ay gibi,
Önümde beliriveren beyaz bir ceylan gibi.





Yitirdiklerinizin anısı, yeni kazanacaklarınızın ışığı olsun.


Düşçe kalın

Hiç yorum yok: