Blog Listem

17 Haziran 2008 Salı

Haziran’dı ve işçiler yürüyordu



İsa’dan önce Protogoras, “İnsan her şeyin ölçüsüdür” demiş.
Gerçekten doğru bir yargı. İnsansız bir doğa düşünmek olanaksız. İnsansız bir doğa dünya değildir, olsa olsa bir gezegendir çünkü.
Dünya insan içindir, toplum insan içindir, tüm güzellikler insan içindir.
İnsanın mutluluğu içindir yer, gök ve deniz.
Yer, gök ve denizin insandan önce var olmasının önemi yoktur. Tüm analar ve babalar da çocuklarından önce dünyaya gelmişlerdir. Ne var ki ana ve babalar, çocukları için vardırlar.
Ama akıl, yalnız insanlara bağışlanan üstün bir güçtür. Dağlar, ormanlar, nehirler akıldan yoksundur. Ağaçların meyve vermesi akıllı olduklarından değil, doğadan kaynaklanır. İnsanın çocuk yapması ise aklın bir ürünüdür.
İnsan gözünün mavi ya da kara olması, saçının koyu ya da açık olması nedeniyle değil, kafası nedeniyle insandır.
Kafanınsa bir ölçütü yoktur. Hangi büyüklükte kafanın daha akıllı olduğu belli değildir.
Büyük kafalılar arasında aklı az olanlara rastlandığı gibi, nice küçük kafalıların da çok zeki olduğu gözlenmektedir. Bilim alanında, politik alanda, sanat alanında da aynı kuralsızlığı görebilirsiniz.
Kıt düşünen kişileri “Amma kalın kafalı” diye nitelendirirler. Ama bu insanlar arasından da toplumun en üst katlarına çıkan kişileri görmüyor muyuz ortalarda.
Kimler akıllıdır, kimler akılsız. Akla değer verilmeyen bir toplumda akıllı olmak önemli midir ki? Ya da akıllıların hep geride kaldığı bir toplumda akıllı olmayı isteyen olur mu desiniz?
Üstelik akıllı, inandıklarını savunan, onurunu koruyan, yerleşik düzene karşı çıkan insanlar için en kötü senaryoları yazmak gerekiyor.
En kötü senaryolar gerçekleştiğinde çizginizi, onurunuzu, bağımsızlığınızı koruyabilecek misiniz? Özveri gösterebilecek misiniz? Bunun yanıtını aramak gerekir.
Her türlü baskı, göz korkutma, parasal sıkıntı, bir şekilde cezalandırılmaya göğüs geren ama yinede inandığı yolda yürüyen, yalnızlığı, sonuçta hiçbir şey elde etmese de olabilecek her şeyi göze alan bir hareketten bahsedeceğim şimdi.
Bundan tam 38 yıl önce 15-16 Haziran’da caddeler tulumlarıyla önlükleriyle sokaklara dökülen işçilerin sloganlarıyla yankılanıyordu.
“İşçiyiz, güçlüyüz!”, “Zincirimizden başka kaybedecek bir şeyimiz yok.”
Her fabrikanın önünde duruyor, destek çağrılarında bulunuyor, sesleri yanıtsız kalmıyor, giderek çoğalıyor büyüyorlardı…
Evet İstanbul bundan 38 yıl önce o zamana kadar, o zamana kadar yapılan en büyük işçi eylemine işte böyle tanık oldu. 80 binden fazla işçi, 274 ve 275 sayılı sendikalar yasasında yapılacak değişiklikleri protesto etmek için sokaklara döküldü.
İşçilerin yolu ancak Unkapanı ve Galata köprüleri kaldırılarak, vapurlar çalıştırılmayarak kesildi. Çıkan çatışmalarda 2 işçi, 1 polis, birde esnaf öldü.
Tarih 16 Haziran 2008 İşçiler yine yollarda, yine meydanlarda. Yine sokaklar yankılanıyor.
“Ölümler durana kadar Tuzla’yı size zindan edeceğiz.”
Düşük ücretler, sendikasızlaşma, artan kayıt dışı istihdam ve Tuzla işçilerinin iş cinayetlerine dur demek, yaşam haklarını savunmak için işçiler yine yollarda.
1970 işçi direnişinin yıldönümünde işçi sınıfının ve toplumsal muhalefetin kalbi bu kez Tuzla’da grev meydanında attı. Tersane işçileri toplantılarına gelmeyen patronlarına taleplerini açıkladı.
Günlerdir Türkiye’deki vicdan sahibi insanların gözü kulağı Tuzla tersane bölgesinde idi. Aylardır kamu vicdanını yaralayan iş cinayetlerine “dur” demek için grev yapan tersane işçilerine destek veren emek dostları, sendikalar, parti ve örgütleri, milletvekilleri, toplumsal muhalefetin birçok unsuru oradaydı.
Son 5 ayda 13 işçinin yaşamını yitirdiği Tuzla’da ki bu grev haksızlığa karşı başkaldırının en önemli ifadelerinden biri.
Bu gün ülkemizde yaşananlar 38 yıl önce öncesinden pek farklı değil. Bayram kutlamak isteyenlerin üzerine gaz bombaları atılıyor, grev yapan işçiler coplanıyor, tek amaçları insanca yaşam olan insanlar “Ayak takımı” olarak niteleniyor.
Önemli konular var ülkemizde. Sarsarak uyandırmak zorundayız birbirimizi.
Öyle orada burada ağlayarak, laiklik elden gidiyor diyerek değil. Birey olarak tek tek çabalayarak.
20-30 yaş arası kızlarımızın ev kadını olmayı tercih ettikleri bir dönem içindeyse ülkemiz, insanlarımızı, meslek sahibi edip iyi yerlere getirmeliyiz.
İş başa düştü… Zaman kimsenin ekmeğine yağ sürmeden, davayı anlatabilme ve kazanma zamanı… Kimseyi dışlamadan itmeden…
Şimdi bir kez daha yaşamı daha insani kılmak ve yaşanılası bir hayat için mücadele eden insanlara projektörlerin dönmesini bekliyoruz.
Beklerken bu ülkeyi benimsiyorsak, gidişatı beğenmiyorsak bayrak asmaktan, bayrak sallamaktan başka yapabileceğimiz işler, karşı duruşlar var. Fildişi kulelerden çıkmak gerek.
Ne ah edin dostlar
Ne ağlayın
Dünü bu güne
Bu günü yarına bağlayın

Akılı, onurlu ve aydınlık günler, sizlerin olsun. Düşçe kalın

Hiç yorum yok: