Blog Listem

13 Ağustos 2008 Çarşamba


Yoksulluk bir kader değildir!...

“Yoksulluk ahlaksızlıktır” der Oscar Wilde
Çünkü yoksulun satın alacağı bir dünya yoktur artık. Ama arkasından ekler “Oysa hep yoksul olmayı sevdim”

Evet Oscar Wilde yoksul olmayı sevmiş, ama çağımızda özellikle yoksul olmayı tercih eden pek yok.
Çünkü yoksul olmak demek zamanımızda aç kalmak, susuz kalmak, evsiz kalmak, hastalandığında bakılamayıp ölüme terk edilmek, çocuklarını okutamamak kısacası yaşama haklarının tümünün olmaması demek.
Yoksulluk bir kader değildir aslında…

Yoksulluk; üzerinde en çok konuştuğumuz, tartıştığımız; hiç de hafife alınamayacak, kolayından geçiştir ilemeyecek sosyal sorunlarımızdan biridir.
Bir kere ortaya çıktıktan sonra hem “domino etkisi” uyandırarak diğer sorunları tetiklemekte, hem de “bumerang etkisi” ile dönüp dolaşıp kendisini vurabilmektedir..
Kuşbakışı bir göz atıştan sonra ne ülkemizin ne de dünyanın gelir dağılımı piramidinde beliren çarpık dağılım için fazla söze gerek yoktur aslında.
Yoksulluk; yaşantı ve ortaya çıkış biçimi ile ülkeden ülkeye değişebilen, farklılık gösterebilen, daha çok ekonomik, siyasal, kültürel ve psikolojik yansımaları ile iç içe geçmiş çok boyutlu, yapısal bir sorun olarak karşımızda durmaktadır.

Öyle alçak bir kapıdır ki açlık, geçilmesi zorunlu oldu mu, insan ne kadar büyükse o kadar eğilmek zorundadır. Der Victor Hugo


Sosyologlardan Bauman ‘mutlu bir yaşam’ı ifade eden tüm olanaklardan yoksun bırakılmakla eş gördüğü yoksulluğu aynı zamanda şiddeti artıran bir unsur olarak değerlendirmektedir.

Giddens ise yoksulluğun ille de sefalet anlamına gelmediğini, göreli bir kavram olmasından dolayı ‘kültür’ öğesinin; zamanla bir ‘kısırdöngü’ye dönüşmesine kaynaklık eden (kapitalist) ‘sistem’ öğesinin hesaba katılmasının gerekli olduğunu bize hatırlatmaktadır.

Marksist sosyolojinin, yoksulluğu kapitalizmin varlığı için temel bir ön koşul kabul ederek; yoksulluğun oluşumunda kapitalist sistemin özel bir yere sahip olduğuna vurgu yapması Giddens’ı haklı çıkarıyor gibidir.


Lafı daha fazla uzatmadan, bir milyondan fazla kişinin “yeşil kart” sahibi olduğu gerçeğinin bir sır olmadığı ülkemiz örneği üzerinden yoksulluğa dair somut bir şeyler söylemek istediğimizde konunun “kronik” olmaktan çıkıp, “marazi” hale dönüşmeye yüz tuttuğunu belirtmemiz yerinde olacaktır. Kuşkusuz böylesi bir halden hale geçiş yoksulluğu bir kimlik olarak benimseyenlerin sayısını artırmakla kalmayıp; çarpık bir kader algısının hatta son zamanlara damgasını vuran şiddet ve terörün gerekçesini de oluşturabilmektedir.Önlenemeyen yoksulluğun, toplumsal sınıflar arasındaki ayrışmaları da derinleştirdiğini ve doğrudan toplumsal huzur ve barışın önünde bir tehdit unsuru olarak belirdiği de bir gerçektir.
Ama öyle, ama böyle sorun; hem lokal, hem de global ölçekte çözüm bekliyor. Sorunun çözümünde; sonuçları ve günü birlik çözümleri önceye koyan, pragmatist, mekanik bir zihniyet yerine, nedenleri ve kalıcı çözümleri öne alan akılcı , insani bir zihniyetin geliştirilmesi, şart.
Ülkedeki istihdam olanaklarının artırılması için yerel düzlemde kaynak seferberliğine girişilmesinin önemi ise tartışılmasız.

Şimdi biraz da yerelimize Küçük menderese bakalım, Küresel ısınma bilim insanlarının deyimiyle Yerküre’nin birçok bölgesinde tarım faaliyetlerinin durmasına neden oluyor…
İngiltere’de iklim araştırmalarında uzmanlaşan Hadley Centre’ın hazırladığı araştırma, birçok bölgede tarımın yapılamaz hale gelmesinin insanları göçe zorlayacağını ve bu göçün insanlık tarihinde görülmüş en büyük yer değişimi olacağını öngörüyor. Uzmanlara göre, ülkeler ve uluslararası organizasyonlar, tarımsal üretimdeki düşüş, erozyon, gelir kaybı ve insan göçüyle mücadele etmede zorlanacak.

Bu öngörü Küçükmenderes bölgesi içinde hiç de uzak değil. Son derece zengin tarımsal hacme sahip topraklarda yaşayan insanlar varlık içinde yokluk çekmeye başladılar.
Çiftçisi, esnafı ekonomik sıkıntının pençesinde kıvranıyor.
Küçük menderes’te yüzler gülmüyor.
Üretim durmak üzere daha doğrusu üretici artık üretmiyor.
Bir Çin ata sözünün dediği gibi ihtiyaç sahiplerine balık verme yerine, balık tutmasının öğretilmesinin zamanı gelmedi mi?
Sokaktaki kendi halinde bir vatandaşın da, üreticilerin de, esnafın da, köylü vatandaşın da sorununun hepimizin sorunu olduğu ortak bilincinin geliştirilmesi ve birleşerek ortak çözümler bulunmasının zamanı değil mi?
Evet…Bu bölgede artık ortak bazı kararlar alınmasının güç birliği oluşturulmasının zamanının geldiği açık.
Bölge deki ilçelerin ortaklaşa bazı çözümler üreterek kendi içlerinden seçtikleri temsilcilerle doğru politikalar üretip, var olmanın savaşını vermeliler.
Artık bireysel olarak insanların kendini bir yerlere taşıma uğruna yapılan bencilliklere son verilmeli.
Küçük menderes bölgesi bir araya gelip kendi temsilcilerini, kendilerinden birilerini seçemiyorlarsa kendini sorgulamasının zamanı da gelmiş ve geçmektedir.
Kendi sorunlarını bilmeyen , üreticinin halini görmeyen kişilerden kendilerini kurtarmadıkları müddetçe sonuca ulaşmak mümkün olmayacak ve yüzler hep asık kalacaktır.
Zaman kısır çekişmelere son verme, dayanışma içersinde bölgeyi hak ettiği yere getirme zamanı…
Bunlar yapılırken geçecek süre içerisinde bizim payımıza düşen ise tekrar etmiş olma pahasına olsa da, hiç bitmeyen sorunlar, yoksulluk, üretimsizlik, üzerinde daha çok konuşmaya, tartışmaya ve düşünce üretmeye devam etmektir.
Bölgeyi kalkındırmak için yollar aramaya, bunun için düşler kurmaya, düşlerimizi gerçekleştirmek için de sizleri çalışmaya davet ediyorum.

Yüzlerin güleceği bir dünyaya merhaba demek için düşce kalın….

7 yorum:

Adsız dedi ki...

im your favorite reader here!

Adsız dedi ki...

Yuts, daw palagpat imo blog.

Adsız dedi ki...

It could widen my imagination towards the things that you are posting.

Adsız dedi ki...

I could give my own opinion with your topic that is not boring for me.

atesinsesi dedi ki...

"Ne olduğum ve ne yapabileceğim, benim bireyselliğim tarafından belirlenmiş olmuyor. Çirkinim ben, ama en güzel kadını satın alabilirim. Demek ki çirkin değilim, çünkü çirkinliğin etkisi, iticiliği, para karşısında yok oluyor. Ben –bireysel yaratılışıma göre- topalım: ama para bana yirmi dört bacak veriyor; öyleyse topal değilim. (…) Ben ki para sayesinde, insan yüreğinin isteyebileceği her şeyi yapabilirim, bütün insan erdemlerine sahip değimliyim? Bu durumda para benim bütün yeteneksizliklerimi, karşıtlarına dönüştürmüyor mu?"

k.marks/yoksulluk ve paranın saltanı üzerine bu alıntıyı paylaşmak istedim...

notre dame'nin kamburunnda aşkın çanlarını korkusuzca sallayan o ucube biri yaşayabilmek dileğiyle...

Cüzzamlı Melek dedi ki...

ne kadar hassassınız... bu konuyu hepimiz konuşuruz ama böyle duru bi anlatımla tüm gerçekler önümüze seriliverdi.elinize sağlık. duyarlılığınız ve anlatımınız için...

nehiro dedi ki...

o güzel alıntı için teşekkür ediyorum Ateş...
Aşkın çanlarını korkusuzca çalan o ucube aslında ne kadar da güzel değil mi...
Keşke her birimiz onun kadar güzel ve korkusuz olsak diyorum
ve dileğine katılıyorum...

Cüzzamlı Melek teşekkür ederim...
En önemli olan duyarlı insanlara erişebilmek...