Blog Listem

1 Aralık 2009 Salı

düşüncelerimiz tutuklu



DÜŞÜNCELERİMİZ TUTUKLU

Düş saatlerine usul, usul damlayan zaman.
Günü soyunuyor, geceyi giyiniyorum.
Derin bir gecede, yaprak serinliğinde yasemin kokuları arasında ve gecenin aydınlığını sabaha taşımak istediğimden midir neden…
Biten yazdan, gitmekte olan ikinci bahardan, sevgi sözcüklerinin tozunu alan güvercinlerden, gelen Aralık ayının renklerinden, bütün gece okuduğum Ahmet Arif’in şiirlerinden bahsetmek istesem de bunca güncel siyasal ve sosyal kepazeliklerin ortasında sadece bunları yazarak durmuyor kalem…
Bak, bak işte orada bir kayık var.

Koş git…
Sarıl küreklerine,
Her şeyi unut,
Doğuyu, batıyı, kuzeyi, güneyi, günbatımlarını, yalnızlıklarını, aşklarını, okyanusları, hikayeleri, şarkıları, varlığını, yokluğunu, gemileri, ölümleri, yaşarken ölenleri,Her şeyi unut.
Kendi haritanda ıpıssız bir ada ol…Ve unutma!
Sonbaharın sarısını, kızılını…
rüzgarın mırıltısının getirdiği aşk dizelerini…

bayramda eli öpülecek anneni, babanı, sana şiirlerinde romanlarında eski bayramları ve yaşadığımız dünyayı, barışı, savaşı anlatan şairleri, yazarları ...
Onlardır bir insan hayatının, hem her şey hem de hiç bir şey olduğunu bilenler.
Onlardır dünyamızı değiştirenler.
Geleceğe dönük soyut bir umudun, somut yaşamdan ayrılacak olmanın hüznünü engelleyememiş şairlerin şiirleriyle, ressamların resmiyle, tiyatrocuların oyunlarıyla, bestecilerin müzikleriyle, bakıyoruz dünyaya...

Savaşın dehşetini, insan doğasına aykırılığını, ormanların, denizlerin, çayırların, rüzgarların, sessizliği karşısında anlamsızlığını, insanlık dışılığını anlatmak…Şiirlerle, resimlerle, oyunlarla, müzikle…Ve duyuramamak hep onların sorunu olmamış mıdır?
Unutma, hep hatırla…
Okumayı, öğrenmeyi,sevmeyi, düşünmeyi ve de konuşmayı, fikirlerimizi söylemeyi hatta yazmayı…
Çünkü yazılar susmaz…Yazarlar sussa bile.
Unutma, hep hatırla…
Ve elbette…
unutma düş kurmayı …
gerçekte olamasa bile düşlerde sevmeyi…Düşlerde özgür olmayı

Çünkü “Düşüncelerimiz tutuklu”
Düşüncelerimizi ifade etme özgürlüğümüz yok.
Yönetenlerin eleştiriye olan tahammülsüzlüğü Türkiye’yi geçen yazımda da belirttiğim gibi korku toplumu haline dönüştürmeye başladı.
İktidarlar toplumun her kesimini tehdit altına alıyor.
Şu anki iktidarımız “muhalefetsiz demokrasi”, “grevsiz sendikacılık”, “hukuksuz hukuk”, “suskun medya”, gibi Türkiye’ye özgü uygulamaların en kararlı savunucusu.
En haklı en demokratik talepleri dile getirmek için bile bir risk almak gerekiyor düşüncesi, geniş kitleleri etkiliyor.
Ve bu duruma ne iş dünyası, ne akademisyenler ne de sivil toplum örgütleri yeterli tepkiyi veriyor.
Aslında bunun bir nedeni çekinmek ve korku ise diğer bir nedeni de kafa karışıklığı…

Belli çevrelerce pompalanan iktidarın “demokratlığı”, “sivilliği”, savları aydın dediğimiz kesimlerin üzerinde belli ölçüde etkili olmayı sürdürüyor.
Buna dışarıdan müdahalede etkili oluyor.Soldaki dağınıklık ve örgütsüzlük de karşı tarafın cüretini arttırmakta .
Önümüzdeki seçimlere yaklaştıkça baskının artma ihtimali hayli fazla.
Güzel yurdumun insanlarının bu korkuya, bu baskıya ne kadar dayanacağı tahmin ederken fizik kurallarını göz ardı etmemekte yarar var. Bastırma ve sıkıştırmanın sonucunun patlama olacağı kesin…

Türkiye çok partili rejime 1946 yılında geçmiş, toplumumuz da demokrasiyi demokratları kendinden menkul bizim politikacılarımızdan öğrenmiştir.
Ne yazık ki öğrendikleri, yalnızca seçim zamanı sandık başına gitmek ve oyunu kullanmakla sınırlıdır.
Oysa demokrasi siyasal bir yöntem, demokratlık da siyasal bir davranış türü olmanın ötesinde kişinin içselleştirdiği ve içselleştirdiği ölçüde tüm davranışlarına yansıttığı bir bilinç, düşünce ve duygu bütünlüğüdür.
Bir yaşam biçimidir. Bir ülkenin demokratikleşmesi insanlarının demokratlıkları ölçüsünde başarılı olur kanımca…
Yoksa daha ilk adımda çuvallanılır ki şu sıralarda yaşananlar da görülüyor ki bundan başka bir şey değil.

Dino “…her zaman felaketleri düşünmek gerek, en korkunç acılardan sonra, tüm bu yaşadıklarımız, olağanüstü güzellikte bir yaşama dönüşebilir der…
Bizi anlamayanlara, inanmayanlara seslenelim hep birlikte…
sonra çoğalalım tüm gücümüzle…
Ve sevelim…
Acılarla donatılmış bir toplumda umuda yolculuk çok zor biliyorum.
Ben umuda yolculuğa çıkarım hep… umutlarımı yitirsem bile…
Yinede unutmayalım hep hatırlayalım
Aşklarımızı, sevgilerimizi,
İnsanı, insan kılmanın kokusunu
Güvenin kokusunu
İyi ki sen varsının kokusunu
Keşke yanımda olsaydının kokusunu.
Seni seviyorumun kokusunu
Beni seviyorsunun kokusunu
Hayallerimizi, düşlerimizi, umutlarımızı hep hatırlayalım…
Bu gün… yarın… öbür gün…
görsel: Volkan Kemal

1 yorum:

karaderibeyazmaske dedi ki...

unuttukça kayboluyoruz..kayboldukça yitirdiğimiz değerlerin boşluğunu tadıyoruz..zakkum ağacı açmıyor, kiraz dallarında, nede menekşe rengini buluyor terkedilmiş toraklarda..