
SU ÇİÇEKLERİ
“İnsan niçin yaratılmıştır” diye sorsalar bana; çok fazla düşünmeden “sevgi için yaratılmıştır” yanıtını veririm. Kimileri de doğal olarak “Yaşamak için yaratılmıştır” biçiminde yanıtlayabilir bu soruyu.
Yaşamayan insan sevemeyeceğine göre, ilk bakışta doğru gibi görülebilir bu yanıt. Ama doğru değil bana göre…
Yaşamak nedir ki? Yemek, içmek, yatmak, kalkmak ve soluk almak değil mi? İnsan böylesine bir yaşam için mi gelmiştir dünyaya. Bu işlevi tüm canlılar yapmıyor mu?
Yalnız soluk almakla yetinen insan, sevginin ne olduğunu bilebilir mi?
Ama seven insan, insan gibi soluk alır. Sevmek aynı zamanda yaşamaktır çünkü. Yaşamın ta kendisidir. İnsan ilkel bir sürüngen gibi yalnız soluk alarak yaşayabilir mi? Yaşarsa yaşamaya çalışırsa ona insan denilebilir mi?
Şöyle bir düşünün! Yaşamın zenginliklerini tanımayan, doğaya uzak, doğa insan arasındaki ve doğanın kendi içindeki çok yönlü ilişkileri tanımada yetersiz, yeni kültür ve sevgi değerleri üretemeyen, ilişki ve çelişkileri öğrenemeyen, bulduğu ile yetinen, hayatı sadece o sanan, eleştiriyi unutmuş, yaşamın başka alanlarına ilgisiz, para ve iş ten başka sermayesi olmayan, yaşamın anlamını kavrayamadığı için yaşamdan haz alamayıp bezgin umutsuz ve mutsuz bir varlık…
Bir insan…
Dünya güzelliklerini paylaşırken dövüş ve kavgadan başka bir şey düşünemeyen insanlara ne demeli? Yaşayan bir insan mı?
Yalnız para sevgisine kapılan, mal ve mülkle oyalanan yüzlerce insan yok mu dünyamızda? Ve bu yüzden doymazlığın batağın da yaşamıyor mu bunca insan?
Kimisi para hırsı, kimisi ün ve koltuk hırsı içinde yuvarlanıp gitmiyor mu?
Bu gibi kişilere Yunus Emre yedi yüz yıl önce bakın ne demiş;
“Ey dünya benimdir diyen
Dünya senin değildir hey
Benim deme oldun yalan
Dünya senin değildir.”
Balzac’ın ilk aşkı Berny’ye 1821 yılında yazdığı mektubun ilk satırlarını anımsamaya çalışıyorum:
“Mutsuzsun, biliyorum bunu, oysa ruhunuzda sizin bilmediğiniz ve sizi hala yaşama bağlayabilecek zenginlikler var” … Uzun bir mektup ama aklımda kalan ilk satırları beni etkileyen…
Toprağın iliğine, yüreklerimize işleyen bir yağmur yağıyor…
Kendi yalnızlıklarını çoğaltan, aşklarını yitiren, oyalanmayı, sevmeyi bilmeyen genç kızlar delikanlılar, koca koca insanlar…
Sulara yakın patikalarda aşkın ve sevginin izini arayanlar…
Bunca kıyımların, ayrışmaların içinde ülkende seni anlayacak, sesini, soluğunu duyacak kimse olmadığını görünce bunalıyorsun…
Eski günlerde özgürlük, sevgi
Üzerine bildiğimiz tüm marşları söylerdik hep birlikte
Acıları, hüzünleri silip atardık içimizden!
Çocuk ölümlerinden, insanca yaşamaktan, insanca sevmekten bahsederdik, temel hak ve özgürlüklerden gece yarılılarına değin.
Kocaman sapsarı ayın denizin üzerinden kaybolup, turuncu ışıklarını saçan güneşin doğuşunu izlerdik…
Yasemin kokularına karışan sardunya kokuları kıskanırdı sabah maviliklerini…
Ay yüzümüzü öperdi…
Kış bastırdı!
Gökyüzü mavisini yitireli çok oldu…
Sevgiler bile bitti insanlar arasında…
Çocuklar ölüyor, Bağdat’ta, Gazze’de, Anadolu’da
Ayrışmadan değil tümleşmeden yana olmalı… Beyinler, kalpler…
Din pazarlamacılarına, tarikatlara, şeyhlere, ağalara karşı olmalı
Dicle’de, Selendi’de, Silivri’de olmalı….
Yüreğimizde taşıdığımız aşk masalı, bir ses yankısı ile yayılıyor suçiçeklerinin üstüne
Ağaçlar ağlayabilir, yıldızlar ağlayabilir, bu sevgisizliğe…
Ama biz karşı çıkmalıyız top yekûn…
Sevgi her zaman karşıtı olmalı sevgisizliğin…
“Bahar Çiçekleri” isimli şiirimden mısralarla bitiriyorum.
“…Hala sevebiliyor muyum insanları
Yağmurlar gibi yağsam,
Rüzgârlar gibi essem,
Kış güneşini, yaz etsem.
Bahar çiçeklerini var etsem
Senin ve benim, yani bizim için…”
2 yorum:
Paylaştığınız için teşekkürler.
dünyayı sevgi kurtaracak.. yok başka bir yolu !
Yorum Gönder