Blog Listem

29 Haziran 2010 Salı

Farkındalık ve korku



FARKINDALIK

Pencereden yağan yağmurun altındaki evlerin çatılarına bakıyorum, adeta sisli bir buğu çökmüş kiremitlerin üzerine…
"Hayatlar da evler gibi olabilse keşke...
Kapısına kilit vurup biraz dışarı çıkabilseniz.
Selam veren tanıdıklara, kusura bakmayın ben bir süreliğine ben değilim, kendim de. Tatildeyim"... Diyebilseniz…
Bazen
Yıldızları süpürürsün, farkında olmadan,
Güneş kucağındadır, bilemezsin.
Bir çocuk gözlerine bakar, arkan dönüktür,
...Ciğerinde kuruludur orkestra, duymazsın.
Koca bir sevdadır yaşamakta olduğun, anlamazsın.
Uçar gider, koşsan da tutamazsın...
Diyor William Shakespeare


Sıcağın kollarında ağlayan yağmurda, dolunay bulutların arasından göz kırparken zamana… Shakespeare’in ne kadar doğru söylediğini ve hayattaki farkındalıkların önemini düşünüyorum…

İnsanlar bu dünyada doğarlar yaşarlar ve ölürler. Fakat pek çoğu neden bu dünyaya geldiğini, hangi amaca hizmet ettiğini veya hangi ideolojinin oyuncağı olduğunu düşünmez bile. Yani kendine soru sormak ihtiyacı duymadan yaşar sonra çekip gider bu güzel mavi gezegenden…

Bu tip insanların yaşamları bir hay-huy, bir etki-tepki mücadelesi içinde sürüp gider. Çalışırlar, evlenirler, çocuk yaparlar, çocuk büyütürler, yaşlanıp emekli olurlar ama bir gün olsun “benim bu dünyada var olmamın amacı nedir acaba?”diye sormazlar.
Çünkü bu sorunun cevabını vermek için kendileri ile yüzleşmeleri, yani baş başa kalmaları gerekir.
Ne geçmişin hatıraları ne de geleceğin hayallerinden etkilenmeden, objektif ve çıplak gözlerle kendini görebilmek öyle önemlidir ki, bu bakış, bu duruş bir kere elde edildikten, gerçeğin tadına bir kere varıldıktan sonra da vazgeçmek mümkün olmaz. Anda veya anında durumun şuurunda olmak yani uyanık olmak, keskin bir şuur halidir ve kendine göre doyulmaz bir tadı vardır.
Ve aslında da hiç korkutucu değildir. Karşılaştığınız her duruma anında hakim olmak, onu hemen toparlayıp, gerekeni yapmak sonra da o duygudan ya da o şuur halinden çekip yeni bir hale gitmek istemez misiniz?
Ama etki ve tepkinin ötesinde durumun şuurunda olabilmek için beklenti ve saplantılardan kurtulmuş olmak gerekir. Hepimizi zorlayan da budur, saplantı ve beklenti yani geçmiş ve gelecek… Yani bize daha çok zarar verecek, gereksiz bir yansıma veya odak bozukluğu oluşturmadan, durumu görmek, anlamak, gerekeni yapmak ve bundan mümkün olduğunca az etkilenmek…
Hiç mi derin etkilenmeyeceğiz de diyebilirsiniz. Derin etkilenmek de çok iyidir ama burada amaç ne olursa olsun konuyu fazla uzatmadan, akmakta olan diğer anlara geçebilmek ve yaşama anlar içinde, kare kare çekilmiş fotoğraflar gibi yetişmektir.
Bunu başarabilmek için de hiçbir değerin diğer bir değere göre daha tercihli durumda olmaması gerekir.
Tercihli değerler içinde yaşayan insanlar için daima kendileri haklı, karşılarında duran da haksızdır.
Bunu gündelik yaşamda gördüğümüz gibi, politikada ülkeler arası ilişkilerde de görüyoruz. Kendini tehdit eden bir hayali düşman yaratarak varlıklarını sürdüren ülkeler, aslında en fazla korku içinde yaşayanlardır.
Bu korkuyu da alet olarak kullanırlar. Korku sayesinde ülke halkı istenileni daha kolay kabul eder.
Korku, insanın bağımsız düşünmesini engeller. Korku insanın büyümesini engeller. Sürekli çocuk kalan insan ise daha kolay alet olur. Oyuncak haline gelir ve hiçbir zaman şuurlu bir varlığa dönüşemez.
Şimdi son günlerde yaşadığımız PKK ile Türkiye’nin güvenlik güçleri arasında süren kanlı savaştaki farkındalıklarımıza bir göz atsak…
Resmî rakamlara göre “bu savaş gibi görünmeyen savaşta” 42.044 kişinin öldüğü açıklandı. Bunların 6.653’üne ‘şehit’, 5.687’sine ‘terör kurbanı’, 29.704’üne ise ‘ölü ele geçirilen’ deniyor. Ne üzücü ki, üç gruba da her gün yenileri ekleniyor. Sadece Hakkâri’deki kanlı çatışmalarda 10’u asker, 19’u PKK’lı 29 hayat söndü.
En az 29 ailenin ocağına ateş düştü. “Ateş düştüğü yeri yakar” derler ama bu ateş hepimizi yakıyor. Bu şiddet sarmalı, iki toplum arasındaki ilişkileri çürütüyor, nefreti körüklüyor, dolayısıyla bu savaş bitmiyor…
Şimdi fakındalıklarımızı biraz genişleterek yakınları ‘şehit’ veya ‘PKK terörünün kurbanı’ olan Türk ailelerinin acılarını nasıl yaşadıklarını hissedelim… Ardından yakınları ‘etkisiz hale getirilen’ ağlayacak dua edecek ölülerinin yerini bile bulamayan Kürt tarafının da ki ailelerin ne yaşadıklarını duyumsamaya çalışalım…
Güvenlik güçleriyle çatışmaya giren her PKK’lı, ‘hain’, ‘terörist’, peki onların aileleri de mi ‘hain’, ‘terörist’ diye sorulması gerekmiyor mu? Onlar da insan anne, baba…
Hâlbuki çatışmalarda öldürülen askerler arasında Kürt çocukları olduğu gibi, pek çok Kürt annesinin bir evladı dağda ise, bir evladı da askerde. Bazı Kürt anneleri bir gün ‘etkisiz hale getirilen’ yavrusuna ağlıyor, bir gün ‘şehit’ olan kuzusuna...
Bu savaşın bir de kaybolanlar kısmı var ki! Cumartesi Anneleri / Cumartesi İnsanları’ adı altında örgütlenen ve 27 Mayıs 1995 gününden başlayarak her cumartesi, saat 12.00’de, İstanbul’da, Galatasaray Lisesi önünde toplanıp basın açıklaması yapan anneler var…
O annelerin de Ne istedikleri belli: Devlet gözaltındaki kayıpları bulsun, sorumluları yargılasın ve artık bu ülkede hiç kimse gözaltında kaybolmasın!

Evet, Egemenler egemenliklerini sürdürmek için tabular yaratırlar.
Ancak kaybeden aynı zamanda kazanandır; kazanan ise kaybedendir. Sonuç değişmez
Peki, farkındalığı güne daha doğrusu anlara indirmek mümkün müdür? Yoksa bu hiç başarılamayacak bir ütopya mıdır derseniz?
Elbette mümkündür deriz. Birkaç sade metodu izleyerek, her insan kendi farkındalığını bir başkasına ihtiyaç duymadan yükseltebilir ve yeni algılamalar, yeni hissedişler, yeni bir bakış hissedebilir, bu yeni bir pencereden yaşama bakmak gibidir ve başarı duygusu getirir. Günümüzün zor şartlarında, biraz başarıya ve minik mucizelere ne kadar çok ihtiyacımız var değil mi?
Barış dolu, farkındalıklı günler diliyorum hepinize
“Cellât uyandı yatağında bir gece
Tanrım dedi, bu ne zor bilmece!
Öldükçe çoğalıyor adamlar
Ben tükenmekteyim öldürdükçe...”
(Ataol Behramoğlu, 1975)




5 yorum:

ali zafer sapci dedi ki...

Teşekkürler, selamlar.

Mehmet Osman Çağlar dedi ki...

Sevgili Nehiro, olayı oldukça geniş ve insani bir perspektifden incelemişsin. Müsadenle, unuttuğunu sanmadığım küçük bir katkı yapmak isterim. Büyük Orta Doğu Projesi'nde dış güçler ve bu kardeş çatışmasında nemalanan silah ve uyuşturucu şebekeleri, ki ucu
hükümetlere, meclise kadar uzanır. Dostlukla...

nehiro dedi ki...

Çok haklısın Jivago...

Yalnız ben seninde dediğin gibi insani ve duygusal boyuttan yazdım, çok fazla sebeplerine girmeden ama bir başka yazımda da o boyutları yazacağım... yazılarımın uzun olmasından dolayı okuyucularımın sıkılmamasını ve sabır göstermesini diliyorum...

dostluk ve sevgiyle...tekrar katkın için tekrar teşekkürler...

atesinsesi dedi ki...

barış dileğin ve seslenisindeki insaniyet için sağol nehir.
dilerim diyalektik bir geleceğe götürür tüm yaşananlar insanlığımızı

Yazmak Keyiftir dedi ki...

Sevgili Nehiro !
İki kardeş toplumun belleklerine dayanan duyguları, hele hele bu kadar incitilmişken sarılmayı nasıl başaracaklar bilmiyorum. Hikayedeki "sen de ki bu kuyruk acısı" vurgusunda olduğu gibi. Mesele bardağı çatlatmadan taşımaktı ama olmadı.
Yazının gelişinde de yaşanmışlıklar ve anlarla ilgili çok çarpıcı tespitler var. Ben kendi payıma ne düştü ise onu aldım.
Sevgiyle teşekkürler...