Blog Listem

17 Ağustos 2010 Salı

barış



BARIŞ I



“Savaşları karıncalar da yapar, devletleri arılar da kurar. Servet ve zenginliğe hamsterlerde de rastlanır. Ama senin ruhunun izleyeceği yol başkadır. Ruhunun hakkı yendi de onun zarar görmesi pahasına başarılara kavuşacak oldun mu, mutluluk çiçeklerini asla koklayamazsın. Çünkü “mutluluk” denen şeyi ancak ruh duyumsayabilir, ne akıl, ne karın, ne kafa, ne de para cüzdanı...

Ne var ki bu konuda fazla düşünmem ve konuşmam gerekmeden bütün bu düşünceleri sonuna kadar düşünmüş ve dile getirmiş bir söz gelir aklıma “Bütün dünyayı ele geçirmişsin de ruhun zarar görmüş bundan neye yarar?”
“Henüz insan aşamasında değiliz, yalnızca insanlığa giden yolun üzerindeyiz.”
Hermann Hesse

Yaşam da bir savaştır kanımca... Ama Barış'ın ne olduğunu ise tanımlamak çok daha zordur...
Niçin bu kadar çok gözyaşlarına boğulduğumuzu anlamaya çalışıyorum. Mezarlıkları düşünüyorum...cenaze törenlerinde ölümü yaşamın içindeki duyumsayışımızı...
Savaşlara duyduğumuz öfkeyi çırılçıplak görüyorum mezarlıklarda...Kimlikli bir ölü, yakınları dostları...onu iyi bilenler...ve de nasıllığı bilinmeyen savaşların bıraktığı kimliksiz ölüler...
Ölümü yaşar kılan savaşlar...bir cenaze törenine bile dayanamayan bizler...ve her günü bir cenaze töreni olan insanlar...Madem ki hepimiz hayatımızda bir kez buraya uğramak zorundayız, öyleyse bunu insan eliyle yapmak niye...Ölümü yaşamın gözüne gözüne sokmak niye...Olgun bir başak gibi terini toprağa düşürmek, barışla bakmak, hayata doymak varken...
Yeşil ağaçları, mavi boncuklar takınarak güneşli günleri gösteren mevsimleri, girintisi, çıkıntısı birbirine karışmış kıyılarındaki beyaz köpüklü denizleri yaşamak ve geleceklere taşımak varken...

Barış aşkla doğan evlilik kurumu adı altında aile -içi şiddete maruz kalmadan büyüyen, elleri, ayakları, beyni ve de kalbi olan bir çocuk muydu? Ya da büyükler onun eksik, yanlış, bölük pörçük, azala azala, yenile yıkıla...büyümelerinden yanamıydılar...
Yoksa barış yağmurlu günlerde, güneşli günlere başını güleryüzlü bir merakla gökyüzüne kaldırıp yıldızlara bakarak farkındalıklıkla büyüyen çocukların çimenli göğüslerinde barış çığlıklarıyla örgütlenen kırlangıçlar mıydı?

Sonra bir gün, ve şimdi, her gün aynı...Alaycı savaş naraları atan sisli sessizlik istiyor bizi... kendi yerimizden içeri...Kapımızı açar açmaz el, kol, göz, kulak, burun başlıyor bittiğimiz yerden...birbirimize bakamıyoruz delici yaralanmalar...konuşamıyoruz kanayan, dokunaklı yargılar, metal tozları, kristal dumanlar... milyonlarla elele birlikte küçülüyoruz...
Beyaz camdan kara yüzler...Renkli ekranlar hep birlikte, nişan al... ateşşşş... içimiz kararmasın diye kapatıyoruz hep birlikte gözlerimizi yeniden....
Ama o iç bakışımız...göz yumsak ta kurtulamıyoruz... Kör olmak için yatağa giriyoruz erkenden... birbirimizi kangren olmuş gibi taşıyoruz her birimiz...siz sırtınızı dönüyorsunuz duvara, duvar da size....

Ben barışı düşlüyorum...
Barış sessizlik mi? Çok sesin sessizliği mi? Coşkunun sessizliği belki...yatak odasının


önünde ne güzel duruyor pomponlu terliklerimiz, barışık sessizce...
Barışta yan yana yazılan bütün sözcükler aşk içindi... Savaşta yan yana yazılamıyor bir çift sözcük bile...
Savaş aşkın yüzünün soyunması mıydı? Barışın hangi yüzüydü bu?
Savaş mektup getiren postacının yorulup
kapıya gelmeden dönmesi...İncecik eğiliyor kadın leğende yıkadığı çocuğa, son gelen fotoğraftaki hapishanelerin sınırları büyüyor...kapılar...evler...yollar...sınırlar...ülkeler... her şey hapishane oluyor.
Her yüz, her göz savaş sürgünleri veriyor...
Kanser...Doğu Karadeniz...Çay...Radyasyon...Hiroşima ve Nagazaki' ye atılan bombalar gibi...Saçları dökülenler, ciltleri büzülenler, kemikleri incelenler...Ruh bahçelerinin tohumları kuruyanlar...toprakları yananlar hatta erik ağaçlarını da...
Savaş tüm insanları aynılaştırma güdüsü mü sürüyor? Sürüyü gütmek için mi?
Eğer düşmanı yenmek istiyorsan onun kadar düşman mı olmak gerekiyor...Aynı kumaştan mı giyecek bütün askerler...? Savaş, yüzümüzü ruhumuzu vicdanımızı soyunarak çıktığımız arenada boğanın varlığıyla eşitlenmemiz mi?
Savaştığımız şeyler mi belirliyor sizi...sevdiğiniz şeyler mi...Sevgisizlik, nefret, kin...neyin ötesi berisi... siz hiç barışla tanıştınız mı?

Barış birbirini tanımayan iki postacının kucaklaşmasıydı...ellerindeki mektupların kardeşliğinden...
Barış her gün yeniden günaydın diyebilmekti...yüzüne hiç bakmayanlara da....
Barış şirin bir yaz gününde yeşil zeytin tanesi ısırmaktı...Limon çiçeklerini koklarken üzerinde dolaşan bir tutam bulutun sözlerini sevgiyle dinlemekse yağmur, barış hep kucaklamaktı ılık damlacıkları...
Ve albümlerimiz çiçekler arasındaki askerlerle doluydu, sevdalı yüzleriyle...

Ve Çicero'nun bir sözü ile bu haftalık ara verelim
“Bütün savaşlar komutanları servet sahibi yapar; Politikacılarda ölen askerlerin kanları ile beslenirler.”

Hiç yorum yok: