BUDANMIŞ MEŞE
Ağaç nasıl da kırpmışlar seni,
Ne kadar ayrıksın ne kadar yabancı halin!
Nasıl da acı çektin yüzlerce kez,
İçinde inat ve iradeden başka şey kalmayana dek
Ben de senin gibiyim
Yıkılmadım budanmış, örselenmiş yaşamdan
Yeniden geriyorum her gün alnımı ışığa.
İçimde yumuşacık ve narin ne vardıysa
Alaycılığıyla öldürdü hepsini dünya,
Gene de yok olmadı kimliğim,
Memnunum halimden, barışığım kendimle,
Yeni sürgünler vermekteyim sabırla,
Yüz kez parçalanmış dallarımdan.
Ve inat tüm acılara
Aşığım bu çılgın dünyaya hala.
HERMAN HESSE’in bir şiiriyle başladım bu hafta. Doğa ve sanat birleşince okuması da, görmesi de, koklaması da başka oluyor.
“Duygu birliğinin, yeniden doğduğu yerde yaşam yeniden başlar.” Kafka’nın kaleminden çıkmıştır bu cümle.
Tüm sanatlar gibi yaşam da, aştıktan, unuttuktan sonra gerçekleşebilir. Ama, öncelikle bilmek gerekir. Zira hiç bir şey bilmeyenin unutabileceği de bir şeyi olamaz. Bilenin unutması, gerçekten unutma değil bildiklerini aşmasıdır.
Herhangi bir nesnede, herhangi bir insan yüzünde o dünyayı yeniden kurup yaratabilir insan. Tıpkı yaşamın içindeki yaratıcılık, yaratıcılığın içindeki yaşam gibi.
Yaşadıkça öğreniyor insan, zaman alıp götürdükleriyle değer kazanırmış meğer…
Yoğun entelektüel algılayış, bedeni hırpaladığı gibi duygusal coğrafyayı da depreme uğratıyormuş…
İnsanın direnç ve umut katsayısını düşürerek gitgide…
Derken nedenini hiç sorgulamadan daha bir akıl yüklü bakmaya başlanılıyor kalan zamana.
Doğa değişim- dönüşüm işlevini doğum ve ölüm gerçekleriyle belgelerken, anlam denen bulmacayı çözmek herkesin kendine düşüyor.
Ve herkes kendince bulmacasını. “tutarlı” çözdüğünü sanıyor, Öyle ya, karmaşa ve kan yarışı, yarınsızlık eker miydi evrene başka türlü…
Bu ülkeyi uçurumların önüne dayayan aymazlık da, aynı tutarlılıkta demir atmış.
Seç seç al!...
İstemediğin kadar yobazlık, bencillik, ikiyüzlü uyuşukluluk, sahtekârlık yaparak kendini saklama yani” takiye “revaçta.
İç dünyalar karanlık, cennet adıyla vaatlerle…
Yaşamı tahrip etme gücü korkunç boyutlara varmış.
Bunalım mantar gibi çoğalıyor. Çoğaldıkça da önemsiyor insan tanıklığının ağır yükünü…
Bunca güncel siyasal ve sosyal kepazeliklerin ortasında, iyimser olmak ne mümkün.
Batıyoruz gibi geliyor ve ben boğuluyorum…
Büyük düşünür Kant, İnsannın ancak yetkinleşip aydınlanırsa kurtuluşa ereceğini savunuyor.
Bu onun deyimiyle, “İnsanın kendi suçu ile düşmüş olduğu yetkinliğe ermeme Durumu”nu aşmasına bağlı.
Bu açıdan aydınlanmasının önünü kesen her türlü baskıya karşı direnmeyen insan, yalnız kendine karşı değil topluma karşı da suçlu duruma düşecektir diyor.
Ayrıca Kant, bilgilere akıl yoluyla ulaşılacağı toplumsal yaşamın ancak doğru bilgilerle düzenleneceği görüşünü ileri sürerek, İnsanın “yetkinliğe ermeme durumun” dan kurtuluşunun yoluna da gösteriyor.
Ne var ki yolu görmek yetmiyor. Yolun aydınlatıcı da olması gerekiyor.
Ağaç nasıl da kırpmışlar seni,
Ne kadar ayrıksın ne kadar yabancı halin!
Nasıl da acı çektin yüzlerce kez,
İçinde inat ve iradeden başka şey kalmayana dek
Ben de senin gibiyim
Yıkılmadım budanmış, örselenmiş yaşamdan
Yeniden geriyorum her gün alnımı ışığa.
İçimde yumuşacık ve narin ne vardıysa
Alaycılığıyla öldürdü hepsini dünya,
Gene de yok olmadı kimliğim,
Memnunum halimden, barışığım kendimle,
Yeni sürgünler vermekteyim sabırla,
Yüz kez parçalanmış dallarımdan.
Ve inat tüm acılara
Aşığım bu çılgın dünyaya hala.
HERMAN HESSE’in bir şiiriyle başladım bu hafta. Doğa ve sanat birleşince okuması da, görmesi de, koklaması da başka oluyor.
“Duygu birliğinin, yeniden doğduğu yerde yaşam yeniden başlar.” Kafka’nın kaleminden çıkmıştır bu cümle.
Tüm sanatlar gibi yaşam da, aştıktan, unuttuktan sonra gerçekleşebilir. Ama, öncelikle bilmek gerekir. Zira hiç bir şey bilmeyenin unutabileceği de bir şeyi olamaz. Bilenin unutması, gerçekten unutma değil bildiklerini aşmasıdır.
Herhangi bir nesnede, herhangi bir insan yüzünde o dünyayı yeniden kurup yaratabilir insan. Tıpkı yaşamın içindeki yaratıcılık, yaratıcılığın içindeki yaşam gibi.
Yaşadıkça öğreniyor insan, zaman alıp götürdükleriyle değer kazanırmış meğer…
Yoğun entelektüel algılayış, bedeni hırpaladığı gibi duygusal coğrafyayı da depreme uğratıyormuş…
İnsanın direnç ve umut katsayısını düşürerek gitgide…
Derken nedenini hiç sorgulamadan daha bir akıl yüklü bakmaya başlanılıyor kalan zamana.
Doğa değişim- dönüşüm işlevini doğum ve ölüm gerçekleriyle belgelerken, anlam denen bulmacayı çözmek herkesin kendine düşüyor.
Ve herkes kendince bulmacasını. “tutarlı” çözdüğünü sanıyor, Öyle ya, karmaşa ve kan yarışı, yarınsızlık eker miydi evrene başka türlü…
Bu ülkeyi uçurumların önüne dayayan aymazlık da, aynı tutarlılıkta demir atmış.
Seç seç al!...
İstemediğin kadar yobazlık, bencillik, ikiyüzlü uyuşukluluk, sahtekârlık yaparak kendini saklama yani” takiye “revaçta.
İç dünyalar karanlık, cennet adıyla vaatlerle…
Yaşamı tahrip etme gücü korkunç boyutlara varmış.
Bunalım mantar gibi çoğalıyor. Çoğaldıkça da önemsiyor insan tanıklığının ağır yükünü…
Bunca güncel siyasal ve sosyal kepazeliklerin ortasında, iyimser olmak ne mümkün.
Batıyoruz gibi geliyor ve ben boğuluyorum…
Büyük düşünür Kant, İnsannın ancak yetkinleşip aydınlanırsa kurtuluşa ereceğini savunuyor.
Bu onun deyimiyle, “İnsanın kendi suçu ile düşmüş olduğu yetkinliğe ermeme Durumu”nu aşmasına bağlı.
Bu açıdan aydınlanmasının önünü kesen her türlü baskıya karşı direnmeyen insan, yalnız kendine karşı değil topluma karşı da suçlu duruma düşecektir diyor.
Ayrıca Kant, bilgilere akıl yoluyla ulaşılacağı toplumsal yaşamın ancak doğru bilgilerle düzenleneceği görüşünü ileri sürerek, İnsanın “yetkinliğe ermeme durumun” dan kurtuluşunun yoluna da gösteriyor.
Ne var ki yolu görmek yetmiyor. Yolun aydınlatıcı da olması gerekiyor.
Değerli Uğur Mumcu’nun derdiği gibi, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanların çokluğu ile yaşanan karmaşaların sonu gelmiyor…
Türkiye’ de ise son zamanlarda her gün aydınlanma inşalarından birinin yıkıldığı, yıkanların kahraman sayıldığı günler yaşanıyor.
Yaşam acı- tatlı öğrenmeler silsilesinden başka nedir ki?
Herkes yeteneğine göre pay çıkartır, durumlardan ve olaylardan.
Birey sorumluluğu oranında insan olma, sayılma oranında kendisidir.
Ve beklentilerimiz, dileklerimiz çok yönlüdür ve hep vardır.
Sürekli değildir hiçbir olumsuzluk, hiçbir gece “Gecenin borcudur sabah” ki eninde sonunda ödenir.
Doğa ve yaşam sürekli yineleme, yenilenme çarkına sahiptir çünkü…
Gizli bir yola “Merhaba süren, filiz…! Diyen.
“…Ölü, yiğit, gölge ve buz, ne varsa
Tohuma dururlar yeniden
Ve halk, toprağa gömülü
Tohuma durur bir yerde
Buğday nasıl filizini sürer de
Çıkarsa toprağın üstüne
Güzelim kırmızı elleriyle
Sessizliği burgu gibi deler de
Biz halkız, yeniden doğarız ölümlerle…”
Diyor Neruda, Buğdayın Türküsü şiirinde…
Türkiye’ de ise son zamanlarda her gün aydınlanma inşalarından birinin yıkıldığı, yıkanların kahraman sayıldığı günler yaşanıyor.
Yaşam acı- tatlı öğrenmeler silsilesinden başka nedir ki?
Herkes yeteneğine göre pay çıkartır, durumlardan ve olaylardan.
Birey sorumluluğu oranında insan olma, sayılma oranında kendisidir.
Ve beklentilerimiz, dileklerimiz çok yönlüdür ve hep vardır.
Sürekli değildir hiçbir olumsuzluk, hiçbir gece “Gecenin borcudur sabah” ki eninde sonunda ödenir.
Doğa ve yaşam sürekli yineleme, yenilenme çarkına sahiptir çünkü…
Gizli bir yola “Merhaba süren, filiz…! Diyen.
“…Ölü, yiğit, gölge ve buz, ne varsa
Tohuma dururlar yeniden
Ve halk, toprağa gömülü
Tohuma durur bir yerde
Buğday nasıl filizini sürer de
Çıkarsa toprağın üstüne
Güzelim kırmızı elleriyle
Sessizliği burgu gibi deler de
Biz halkız, yeniden doğarız ölümlerle…”
Diyor Neruda, Buğdayın Türküsü şiirinde…
1 yorum:
Çok güzel bir paylaşım. teşekkürler.
Yorum Gönder