
TESLİM ALINMAMAK
“Bir yerde küçük insanların büyük gölgeleri varsa,
O yerde güneş batıyor demektir.”
Diyor Konfıcyus
Çiçeğe durmuş ağaçların ortasında, güneşin ısıttığı sırtımdaki ürpertiyle yemyeşil vadilere bakarken iyimser olmaya çalışıyorum
Olamıyorum…
Bilinmeyen bir kentin kapısında, yarın ne olacağını bilmediğim bir zamanda bekler gibiyim…
Gözlerim yeşilin tonlarını görse de; kalbim o tonlarda ki yumuşaklığı yakalayamıyor…
Konuşmak mı gerekiyor, susmak mı seçim yapamıyorum!
Pen Şiir ödülünü alan Özdemir İnce’nin mısraları geliyor aklıma ağaçların çiçekleri gibi uçucu, beyaz…
“… Gümüştür sözü ozanın, susması altın değildir,
karşı yasadır sözü, değiştirilecek yoktur,
ve dirhemle tartılmaz sarraflar çarşısında.”
Eskiden saray soytarıları, meddahlar varmış. Şimdi iktidar yalakaları…
Vatandaşın vergileri ile bunlar da bir şekilde besleniyor.
Merdivenle yukarı çıkanlar, bir süre sonra vatandaşı köle, ya da en azından buyruk altında görmeye başlıyor. Kendileri kırmızı halılarda, mermer zeminlerde yürürlerken, vatandaşı çamurlu tozlu yollarda yürütüyorlar…
Vatandaşın ödediği vergiler, vatandaşa sadaka olarak dağıtılıyor.
Yol, okul, hastane yapıldığında sanki vatandaşa lütufmuş gibi izlenim yaratılıyor.
Kalkınma, başarı, hizmet nutukları atılıyor.
Vatandaş ise uyuşturulmuş, alkışlıyor, hiç bir şey demiyor, diyemiyor…
Doğruyu ve gerçekleri söylemeye çalışanları ise bir şekilde susturuluyor.
Kendileri bir yere giderken yollar kapatılıyor her yere polisler, özel timler yerleştiriliyor, trafik kuralları çiğneniyor, trafik aksatılıyor…
Ve bu yukarı çıkanlar iktidarın tadını aldıktan, nimetlerinden faydalandıktan sonra, oradan düşüş kaygısı, hele buna birde kendilerini bekleyen dosyaların korkusu eklendiğinde
aşağıya iniş yolunu kapamaya uğraşıyor.
Ayrıca başkalarının aynı yolla yukarı çıkmasını engellemek için, çıkar çevrelerinin teşvikiyle de iktidar sürelerini uzatmanın yollarını arıyorlar. Bu da demokrasi adına, yargı ile çatışma, yandaş yargı oluşturma çabaları ile devam ediyor. Bunun en güzel örneği de son günlerdeki anayasa değişikliği başta olmak üzere, yasa değişiklikleri…
Ama bütün bunlar yapılan büyük yanlışları gözlerden uzak kılmıyor.
21 Mart “Dünya Irkçılıkla Mücadelen Günü” olarak kutlandı. Bütün Dünyada ayırımcılığa nefret suçlarına karşı eylemler yapıldı. Türkiye’nin hala nefret suçlarına dair bir yasası bile yok.
Devletlerarası ilişkilerde insanı “misilleme malzemesi” olarak görmek; dünyanın dört bir yanında “insan hakları ihlali” olarak değerlendiriliyor.
Ve bizim başbakanımız Türkiye’de kaçak olarak çalışan 100.000 bin Ermeni işçi için, “Onları sınır dışı ederiz” diye gözdağı vererek, siyasal ırkçılığı toplumun her kesimine mal ediyor.
İçim acıyor, yeşiller morarıyor adeta…
On binlerce diplomalı gencimizin sokaklarda dolaştığı bir Türkiye çağın neresinde?…
“TEKEL işçilerine destek verdikleri” gerekçesiyle okuldan atılan 24 çocuğu düşünüyorum.
Bu genç insanları okuldan kovmak ne anlama geliyor.?
Roman açılımında “parasız eğitim “ isteyen gençleri tekme tokat salondan çıkaran, ellerinden pankartları alan bir düşünce Türkiye’de “sivil bir anayasa” yapabilir mi?
Kendi dünyaların da yaşama ilişkin düşler kuran gençlerimiz bu olup bitenler karşısında ne düşünüyorlar?
Ne dersiniz susmak mı gerekiyor?
Düşünce ile sözcük arasındayım
Sivil anayasa, yargı reformu, gençlerimiz, misillemeler, şu, bu!
12 Eylül’ün getirdiği yasalar, özellikle seçim yasaları hala yerinde duruyor. Ne iktidar ne muhalefet ağzına almıyor!
Yüzde 10 seçim engeli ile mi gireceğiz seçimlere…
Muhalefetin olmadığı ülkede her şey normaldir…
Ağaçların çiçekleri, kıpırdayan masmavi gökyüzü, parlayan güneş, kuş sesleri, kelebekler…
“ Merhaba “ diyor hepimize…
Yazla birlikte barışı, kardeşliği, dostluğu selamlıyor mu acaba?
Ne diyordu Nazım Usta…
“…Mesele esir düşmekte değil
Teslim olmamakta bütün mesele.”
Teslim alınmamak esas mesele...
“Bir yerde küçük insanların büyük gölgeleri varsa,
O yerde güneş batıyor demektir.”
Diyor Konfıcyus
Çiçeğe durmuş ağaçların ortasında, güneşin ısıttığı sırtımdaki ürpertiyle yemyeşil vadilere bakarken iyimser olmaya çalışıyorum
Olamıyorum…
Bilinmeyen bir kentin kapısında, yarın ne olacağını bilmediğim bir zamanda bekler gibiyim…
Gözlerim yeşilin tonlarını görse de; kalbim o tonlarda ki yumuşaklığı yakalayamıyor…
Konuşmak mı gerekiyor, susmak mı seçim yapamıyorum!
Pen Şiir ödülünü alan Özdemir İnce’nin mısraları geliyor aklıma ağaçların çiçekleri gibi uçucu, beyaz…
“… Gümüştür sözü ozanın, susması altın değildir,
karşı yasadır sözü, değiştirilecek yoktur,
ve dirhemle tartılmaz sarraflar çarşısında.”
Eskiden saray soytarıları, meddahlar varmış. Şimdi iktidar yalakaları…
Vatandaşın vergileri ile bunlar da bir şekilde besleniyor.
Merdivenle yukarı çıkanlar, bir süre sonra vatandaşı köle, ya da en azından buyruk altında görmeye başlıyor. Kendileri kırmızı halılarda, mermer zeminlerde yürürlerken, vatandaşı çamurlu tozlu yollarda yürütüyorlar…
Vatandaşın ödediği vergiler, vatandaşa sadaka olarak dağıtılıyor.
Yol, okul, hastane yapıldığında sanki vatandaşa lütufmuş gibi izlenim yaratılıyor.
Kalkınma, başarı, hizmet nutukları atılıyor.
Vatandaş ise uyuşturulmuş, alkışlıyor, hiç bir şey demiyor, diyemiyor…
Doğruyu ve gerçekleri söylemeye çalışanları ise bir şekilde susturuluyor.
Kendileri bir yere giderken yollar kapatılıyor her yere polisler, özel timler yerleştiriliyor, trafik kuralları çiğneniyor, trafik aksatılıyor…
Ve bu yukarı çıkanlar iktidarın tadını aldıktan, nimetlerinden faydalandıktan sonra, oradan düşüş kaygısı, hele buna birde kendilerini bekleyen dosyaların korkusu eklendiğinde
aşağıya iniş yolunu kapamaya uğraşıyor.
Ayrıca başkalarının aynı yolla yukarı çıkmasını engellemek için, çıkar çevrelerinin teşvikiyle de iktidar sürelerini uzatmanın yollarını arıyorlar. Bu da demokrasi adına, yargı ile çatışma, yandaş yargı oluşturma çabaları ile devam ediyor. Bunun en güzel örneği de son günlerdeki anayasa değişikliği başta olmak üzere, yasa değişiklikleri…
Ama bütün bunlar yapılan büyük yanlışları gözlerden uzak kılmıyor.
21 Mart “Dünya Irkçılıkla Mücadelen Günü” olarak kutlandı. Bütün Dünyada ayırımcılığa nefret suçlarına karşı eylemler yapıldı. Türkiye’nin hala nefret suçlarına dair bir yasası bile yok.
Devletlerarası ilişkilerde insanı “misilleme malzemesi” olarak görmek; dünyanın dört bir yanında “insan hakları ihlali” olarak değerlendiriliyor.
Ve bizim başbakanımız Türkiye’de kaçak olarak çalışan 100.000 bin Ermeni işçi için, “Onları sınır dışı ederiz” diye gözdağı vererek, siyasal ırkçılığı toplumun her kesimine mal ediyor.
İçim acıyor, yeşiller morarıyor adeta…
On binlerce diplomalı gencimizin sokaklarda dolaştığı bir Türkiye çağın neresinde?…
“TEKEL işçilerine destek verdikleri” gerekçesiyle okuldan atılan 24 çocuğu düşünüyorum.
Bu genç insanları okuldan kovmak ne anlama geliyor.?
Roman açılımında “parasız eğitim “ isteyen gençleri tekme tokat salondan çıkaran, ellerinden pankartları alan bir düşünce Türkiye’de “sivil bir anayasa” yapabilir mi?
Kendi dünyaların da yaşama ilişkin düşler kuran gençlerimiz bu olup bitenler karşısında ne düşünüyorlar?
Ne dersiniz susmak mı gerekiyor?
Düşünce ile sözcük arasındayım
Sivil anayasa, yargı reformu, gençlerimiz, misillemeler, şu, bu!
12 Eylül’ün getirdiği yasalar, özellikle seçim yasaları hala yerinde duruyor. Ne iktidar ne muhalefet ağzına almıyor!
Yüzde 10 seçim engeli ile mi gireceğiz seçimlere…
Muhalefetin olmadığı ülkede her şey normaldir…
Ağaçların çiçekleri, kıpırdayan masmavi gökyüzü, parlayan güneş, kuş sesleri, kelebekler…
“ Merhaba “ diyor hepimize…
Yazla birlikte barışı, kardeşliği, dostluğu selamlıyor mu acaba?
Ne diyordu Nazım Usta…
“…Mesele esir düşmekte değil
Teslim olmamakta bütün mesele.”
Teslim alınmamak esas mesele...
3 yorum:
Teslim alınmayan sanatçı, akademisyen, gazeteci, yazar o kadar az kaldı ki!
İş yine kadınlara düşecek gibi. Karanlıktan bilimin aydınlığına ulaşmak için...
Teslim alınmayan o kadar az yer kaldı ki,her geçen gün biraz daha yitiriyorum ben umudumu.
aslolan bize giydirilen deli gömleğine teslim olmamak.. zaaflarına teslim olan, ceberrut düzene teslim olmakta zorluk çekmez...
Yorum Gönder