
İNSAN SORUMLULUKTUR
“Annelerin, ninnilerinden spikerin okuduğu haberlere kadar,
yürekte, kitapta ve sokakta yenebilmek yalanı,
anlamak sevgilim, o, bir müthiş bahtiyarlık,
anlamak gideni ve gelmekte olanı .”
Mısraları geldi aklıma Cumartesi günü Ödemiş ÇYDD’nin genel kurulunda… Acı acı gülümsedim hafiften…
1 Mayıs’ta yapılan bir genel kurul ve seçim… Orada mı olmak gerekir alanda mı?
Kurucu olmanın sorumluluğu var ya!
Kalbim alanlarda ve alana gidenlerde, bedenim ise orada…
Peki bu tarihi seçenler niye alanlarda olmak istemez?
Telaşla ellerinde telefon oradan buradan adam toplamaya çalışırlar, gelmeyenleri ikna etmeye çalışıp bir imza at git derler…
Ve gelenler imza atıp gider, salt çoğunluğu kâğıtta tamamlayıp oy kullanmadan…
Mayıs güneşinin insanı ısıttığı bir bahar sabahı, Kırlangıçlar yuva yapma paniğinde… güneş parlak, çiçekler memnun yapraklarını açmış güneşe doğru.
Herkes yürüyor İstanbul, İzmir 68, 78 kuşağı… Televizyonlarda kalabalık coşkulu bir ırmak gibi akıyor Taksim’e doğru…
Düşünce, hayal, umut ve gerçek arasındayım… Sıkışıp kalmışım. Giden ve gelmekte olanların arasına…
Giyinmiş ve yaşamın kendi olan renginde, gölgelere de büyümüş olan düşlerim geriye gidiyor…
Bomba sesleri, silah sesleri, dumanlar, yerlere düşenler, basınçlı boyalı sular, coplar, tekmelenen yerlerde sürüklenen kadınlar.
Orantılı güç kullanımı.
Acaba o gün için kullanılan gücün oranını nasıl hesapladılar?
Kabus gibi, korku filimi gibi gözlerimiz yaşarmıştı yerde debelenip, boğulma tehlikesi geçiren insanlara.
Parti ve sendika binalarına saldırı düzenleniyor, kaldırımda oturan kızlar tekmeleniyor, başını kollarıyla korumaya çalışan genç gazetecinin kolları cop darbeleriyle kırılıyor. Çalışan esnaflar mağdur ediliyor du...
Bunlar nasıl ölçülerdi? Nasıl bir orantılı güç kullanımı vardı?
Başkasının yüzüne, kafasına inen coplardan, tekmelerden kendi canları acımaz mıydı ?
Başkalarının yediği gaz bombalarından kendi ciğerleri yanmaz mıydı?
Ne biçim insandı bunlar?
1 Mayıs 2008’de 2009 ‘da sizler neler görmüştünüz bilmiyorum, ama benim gördüğüm. Bu düzende insanlara yalnızca Taksim Meydanı değil, insanca yaşamak da yasaktı…
Bu yıl ise yürüdüler ve aktılar Taksim’e, Gündoğdu’ya…
Masmavi gökyüzü, ağaçlardan havalanan kuşlar…eşliğinde…yürüdüler çiçeklenmiş on binlerce yürek…
Ve müdahale edilmedi. Hiçbir olay olmuyormuş demek ki… Bayram, bayram gibi kutlanılıyormuş.
Özgürlük bir lütuf değildir.
Özgürlükler bir haktır.
Türkiye’nin en ünlü meydanlarını, maçların öncesi ya da gecesi fanatizme, yılbaşı gecesi alkolizme açıp bayram günü emekçilere kapatan zihniyet emekçi bayramı için yasak diyor…
“Yasaklar bazı şeylerin simgesel önemini azaltmaz, aksine çoğaltır.”
Bunu kafalara kazımak gerekir.
Evet, yeni baskılara meydan vermeyecek, ama meydanları vermeyen baskıcılara da meydan okuyacak beyinler olan kafalar lazım.
“Nergisten ben sorumluydum.
Işığından ve çocuklardan
Yanlış mı belledim.
İnsan sorumluluktur.”
İnsanın sorumluluk olduğunu hepimizin anlayacağı günleri öyle özlüyorum ki…
6 Mayıs 1972’de idam edilen devrimci gençlik liderlerinden Deniz gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ı özleyenler de Ankara Karşıyaka’daki mezarları başında onları anacaklar.
Her şeyin sıradanlaştığı bu dünyada saygı ve sevgiyle anılmak ne güzel…
Dünyada en yerinde tercih; vazgeçiştir. Ve onlar idealleri uğruna yaşamaktan vazgeçtiler. “Keşke” nin panzehiri “iyi ki” der Can Dündar. İlki ne kadar pısırıksa, ikincisi o denli yiğittir. Keske’li cümlelerde nasıl yaşanmamışlığın, yarım kalmışlığın o ezik tuzu kuruluğu varsa, “iyi ki”ler de göze alabilmişliğin, riske girebilmişliğin, tadına varabilmişliğin mağrur yaraları kanar. Onlar bu işe, bu davaya, bu vatana ömürlerini adadılar… “İyi ki” vardılar.
.“Kim bilebilir hep uzakları
düşleyen birinin kederini
denizini yitirmiş bir
yunustan başka.”
Diyor Işıl Özgentürk
Bende düşlerinize sesleniyorum,
Denizleriniz okyanuslar kadar engin
Umutlarınız maviler kadar dingin olsun.
“Annelerin, ninnilerinden spikerin okuduğu haberlere kadar,
yürekte, kitapta ve sokakta yenebilmek yalanı,
anlamak sevgilim, o, bir müthiş bahtiyarlık,
anlamak gideni ve gelmekte olanı .”
Mısraları geldi aklıma Cumartesi günü Ödemiş ÇYDD’nin genel kurulunda… Acı acı gülümsedim hafiften…
1 Mayıs’ta yapılan bir genel kurul ve seçim… Orada mı olmak gerekir alanda mı?
Kurucu olmanın sorumluluğu var ya!
Kalbim alanlarda ve alana gidenlerde, bedenim ise orada…
Peki bu tarihi seçenler niye alanlarda olmak istemez?
Telaşla ellerinde telefon oradan buradan adam toplamaya çalışırlar, gelmeyenleri ikna etmeye çalışıp bir imza at git derler…
Ve gelenler imza atıp gider, salt çoğunluğu kâğıtta tamamlayıp oy kullanmadan…
Mayıs güneşinin insanı ısıttığı bir bahar sabahı, Kırlangıçlar yuva yapma paniğinde… güneş parlak, çiçekler memnun yapraklarını açmış güneşe doğru.
Herkes yürüyor İstanbul, İzmir 68, 78 kuşağı… Televizyonlarda kalabalık coşkulu bir ırmak gibi akıyor Taksim’e doğru…
Düşünce, hayal, umut ve gerçek arasındayım… Sıkışıp kalmışım. Giden ve gelmekte olanların arasına…
Giyinmiş ve yaşamın kendi olan renginde, gölgelere de büyümüş olan düşlerim geriye gidiyor…
Bomba sesleri, silah sesleri, dumanlar, yerlere düşenler, basınçlı boyalı sular, coplar, tekmelenen yerlerde sürüklenen kadınlar.
Orantılı güç kullanımı.
Acaba o gün için kullanılan gücün oranını nasıl hesapladılar?
Kabus gibi, korku filimi gibi gözlerimiz yaşarmıştı yerde debelenip, boğulma tehlikesi geçiren insanlara.
Parti ve sendika binalarına saldırı düzenleniyor, kaldırımda oturan kızlar tekmeleniyor, başını kollarıyla korumaya çalışan genç gazetecinin kolları cop darbeleriyle kırılıyor. Çalışan esnaflar mağdur ediliyor du...
Bunlar nasıl ölçülerdi? Nasıl bir orantılı güç kullanımı vardı?
Başkasının yüzüne, kafasına inen coplardan, tekmelerden kendi canları acımaz mıydı ?
Başkalarının yediği gaz bombalarından kendi ciğerleri yanmaz mıydı?
Ne biçim insandı bunlar?
1 Mayıs 2008’de 2009 ‘da sizler neler görmüştünüz bilmiyorum, ama benim gördüğüm. Bu düzende insanlara yalnızca Taksim Meydanı değil, insanca yaşamak da yasaktı…
Bu yıl ise yürüdüler ve aktılar Taksim’e, Gündoğdu’ya…
Masmavi gökyüzü, ağaçlardan havalanan kuşlar…eşliğinde…yürüdüler çiçeklenmiş on binlerce yürek…
Ve müdahale edilmedi. Hiçbir olay olmuyormuş demek ki… Bayram, bayram gibi kutlanılıyormuş.
Özgürlük bir lütuf değildir.
Özgürlükler bir haktır.
Türkiye’nin en ünlü meydanlarını, maçların öncesi ya da gecesi fanatizme, yılbaşı gecesi alkolizme açıp bayram günü emekçilere kapatan zihniyet emekçi bayramı için yasak diyor…
“Yasaklar bazı şeylerin simgesel önemini azaltmaz, aksine çoğaltır.”
Bunu kafalara kazımak gerekir.
Evet, yeni baskılara meydan vermeyecek, ama meydanları vermeyen baskıcılara da meydan okuyacak beyinler olan kafalar lazım.
“Nergisten ben sorumluydum.
Işığından ve çocuklardan
Yanlış mı belledim.
İnsan sorumluluktur.”
İnsanın sorumluluk olduğunu hepimizin anlayacağı günleri öyle özlüyorum ki…
6 Mayıs 1972’de idam edilen devrimci gençlik liderlerinden Deniz gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ı özleyenler de Ankara Karşıyaka’daki mezarları başında onları anacaklar.
Her şeyin sıradanlaştığı bu dünyada saygı ve sevgiyle anılmak ne güzel…
Dünyada en yerinde tercih; vazgeçiştir. Ve onlar idealleri uğruna yaşamaktan vazgeçtiler. “Keşke” nin panzehiri “iyi ki” der Can Dündar. İlki ne kadar pısırıksa, ikincisi o denli yiğittir. Keske’li cümlelerde nasıl yaşanmamışlığın, yarım kalmışlığın o ezik tuzu kuruluğu varsa, “iyi ki”ler de göze alabilmişliğin, riske girebilmişliğin, tadına varabilmişliğin mağrur yaraları kanar. Onlar bu işe, bu davaya, bu vatana ömürlerini adadılar… “İyi ki” vardılar.
.“Kim bilebilir hep uzakları
düşleyen birinin kederini
denizini yitirmiş bir
yunustan başka.”
Diyor Işıl Özgentürk
Bende düşlerinize sesleniyorum,
Denizleriniz okyanuslar kadar engin
Umutlarınız maviler kadar dingin olsun.
3 yorum:
Unutmamışsınız!
unutulur mu hiç?
BAzı şeyler hiç unutulmamalı aslında.
Dileklerinize katılıyorum..
Yorum Gönder